M.

M.
@Kingslayer_
Kelimeler Rüzgârdır
JON'UN RÜYASI
O gece rüyasında; ormanda uluyan, savaş borularının feryatları ve davulların vuruşları eşliğinde ilerleyen yabanılları gördü. Güm GÜM güm GÜM güm GÜM, diye geliyordu ses, bir vuruşta bin yürek. Kiminin mızrağı, kiminin yayı, kiminin baltası vardı. Diğerleri, kemikten yapılmış arabalar sürüyordu, midilliler kadar iri köpekler arabaları çekiyordu. Arabaların arasında devler yürüyordu, boyları on iki metreydi, meşe ağaçları kadar büyük tokmakları vardı. “Sağlam durun,” diye seslendi Jon Kar. “Onları geri püskürtün.” Sur’un üstünde duruyordu. Tek başınaydı. “Alev,” diye bağırdı, “onları alevle besleyin.” Ama onu duyacak kimse yoktu. Gittiler. Beni terk ettiler. Yanan oklar tıslayarak yukarı fırladı, arkalarında alev dilleri kaldı. Korkuluk kardeşler yere tökezlendi, siyah pelerinleri alev aldı. Düşmanlar, örümcekler misali buza tırmanırken, “Kar,” diye feryat etti bir kartal. Jon siyah buzla zırhlanmıştı ama bıçağı avcunun içinde kıpkırmızı yandı. Ölü adamlar Sur’un tepesine tırmandığında, Jon onları tekrar ölsünler diye aşağı yolladı. Bir ihtiyarı, sakalsız bir delikanlıyı, bir devi, sivri dişleri olan sıska bir adamı, kızıl saçlı bir kızı katletti. Kızın Ygritte olduğunu çok geç fark etti. Kız, ortaya çıktığı kadar çabuk bir şekilde gitti. Dünya kırmızı bir sise dönüştü. Jon kılıcını batırdı, savurdu, salladı. Donal Noye’u keserek yere devirdi ve Sağır Dick Follard’ın bağırsaklarını deşti. Qhorin Yarımel dizlerinin üstüne düştü, boğazından akan kanı beyhude bir çabayla durdurmaya çalıştı. “Ben Kışyarı Lordu’yum,” diye bağırdı Jon. Şimdi önünde Robb vardı, saçları erimiş karla ıslaktı. Uzunpençe onun kafasını aldı. Sonra pürüzlü bir el, Jon’u omzundan yakaladı. Jon döndü... ...ve göğsünü gagalayan bir kuzgunla uyandı. “Kar,” diye bağırdı kuş.
Reklam
Morgoth ve Fingolfin
Tyrion nefesini bırakır bırakmaz, Genç Griff onu kolundan yakaladı. “Ne demek istiyorsun? Ben her şeyim? Bununla neyi kastettin? Ben neden her şeyim?” “Çünkü” dedi Tyrion, “taş adamlar Yandry’yi ya da Ysilla’yı alsalardı, onlar için üzülür ve yolumuza devam ederdik. Seni kaybetseydik, bütün bu teşebbüs mahvolurdu. Peynir tüccarıyla hadımın yıllar boyunca kurduğu hararetli planlar boşa giderdi... öyle değil mi?” Delikanlı, Griff e baktı. “Kim olduğumu biliyor.” Daha önce bilmiyordum, şimdi biliyorum. Utangaç Bakire o vakte kadar Rüya Köprüsü’nün epey aşağısına yüzmüştü. Teknenin arkasında gitgide küçülen bir ışık kalmıştı ve çok geçmeden o da kaybolacaktı. “Sen Genç Griff sin. Paralı asker Griff’in oğlusun,” dedi Tyrion. “Belki de sen, ölümlü maskesi takmış Savaşçı’sın. Dur da daha yakından bakayım.” Meşaleyi yukarı kaldırdı, ışık Genç Griffin yüzüne vurdu. “Kes şunu,” diye emretti Griff, “yoksa pişman olursun.” Cüce onu duymazdan geldi. “Mavi saçlar, gözlerinin mavi görünmesini sağlıyor, bu iyi. Saçlarını annenin hatırasına ithafen boyadığım anlatan hikâye o kadar dokunaklıydı ki az kalsın ağlıyordum. Yine de, bir paralı askerin oğlu, İnanç’ı öğrenmek için neden lekeli bir rahibeye ya da lisan ve tarih öğrenmek için zincirsiz bir üstada ihtiyaç duyar, insan merak ediyor. Ve zeki bir adam, babanın, silah eğitimi alman için seni özgür gruplardan birine göndermek yerine neden vasıfsız bir şövalye tuttuğunu sorgulayabilir. Sanki biri seni gizli tutmak istiyor, sanki seni bir şey için hazırlıyor... ama ne için? İşte muamma bu. Lâkin zaman içinde cevabı bulacağımdan eminim. Kabul etmem gerek, ölü bir çocuk için gayet soylu yüz hatlarına sahipsin.” Çocuk kızardı. “Ben ölü değilim.” “Nasıl olur? Lord babam senin cesedini kırmızı bir pelerine sardı ve seni Demir Taht’ın
“Kışyarı, kardeşim Sansa’ya ait,” dedi Jon. “Leydi Lannister ve onun mirasıyla ilgili duymam gereken her şeyi duydum.” Kral, elindeki su kupasını kenara bıraktı. “Sen bana kuzeyi getirebilirdin. Babanın sancak beyleri Lord Eddard’ın oğluna koşarak gelirdi. LordBir-Ata-Oturamayacak-Kadar-Şişko bile. Beyaz Liman benim için tedarik kaynağı ve gerektiğinde çekilebileceğim güvenli bir üs olurdu. Aptallığını telafi etmek için çok geç kalmış sayılmazsın Kar. Diz çök, piç kılıcını bana ada ve ayağa Kışyarı Lordu Jon Stark ve Kuzey Muhafızı olarak kalk.” Bunu bana kaç kez daha söyletecek? “Benim kılıcım Gece Nöbetçilerine yeminli.” Stannis iğrenmiş gibi görünüyordu. “Baban da inatçı bir adamdı. Buna, onur, derdi. Pekâlâ, Lord Eddard’ın da acı bir şekilde öğrendiği gibi, onurun bedeli vardır. Eğer senin için bir nebze teselli olacaksa, Horpe ve Massey hayal kırıklığına yazgılı. Kışyarı’nı Arnolf Karstark’a bağışlamak niyetindeyim. İyi bir kuzeyli adam.” “Kuzeyli bir adam.” Bir Karstark, bir Bolton’dan ya da bir Greyjoy’dan iyidir, dedi Jon kendine ama bu düşünce onu teselli etmedi. “Karstarklar, kardeşimi düşmanlarının ortasında yalnız bıraktılar.” “Kardeşin, Lord Karstark’ın kafasını aldıktan sonra. Arnolf binlerce fersah uzaktaydı. Onda Stark kanı var. Kışyarı’nın kanı.” “Kuzeyin diğer hanedanlarının yarısında olduğundan fazla değil.” “O diğer hanedanlar bana biat etmediler.” “Arnold Karstark çarpık sırtlı, yaşlı bir adam. Üstelik gençliğinde bile Lord Rickard gibi bir savaşçı değildi. Mücadelenin sertliği onu öldürür.” “Varisleri var,” dedi Stannis. “İki oğul, altı torun, birkaç kız. Eğer Robert’ın meşru oğulları olsaydı, ölenlerin çoğu hâlâ yaşıyor olurdu.” “Mors Kargayemi’ni seçerseniz daha iyi olur Majesteleri.” “Dehşet Kalesi bunun kanıtı olacak.” “Yani bu
Şarkı
Önlerinde, siyah elbise giymiş beyaz bir lord vardı. Köklerden oluşan bir düğümün içinde hayal gibi oturuyordu. Büvet ağaçlarından dokunmuş bir taht, kralın kurumuş bacaklarına, çocuğuna sarılan bir anne misali dallarıyla sarılıyordu. Lord o kadar kemikliydi ve kıyafetleri o kadar çürümüştü ki Bran en başta onun da bir ceset olduğunu sandı. Üstü, altı ve içi kökler tarafından sarılacak kadar uzun zamandır orada oturan ölü bir adam. Ceset lordun teni, adamın boğazından yanağına çıkan kırmızı lekeler haricinde beyazdı. Beyaz saçları tüy kadar kadar ince ve toprak zemine değecek kadar uzundu. Kökler, lordun bacaklarına ahşap yılanlar misali dolanmıştı. Köklerden biri lordun pantolonuna girmiş, adamın uyluğunun kurumuş derisini delmiş ve omzundan dışarı çıkmıştı. Lordun kafa derisinde kırmızı yapraklar bitmişti, alnı mantarlar tarafından lekelenmişti. Lordun yüzünde çok az deri kalmıştı, kalan deri beyaz kösele kadar gergin ve sertti ama o bile soyuluyordu. Şu ya da bu noktada, derinin altından kahverengi ve sarı kemikler çıkıyordu. Bran, kendini, “Sen üç gözlü karga mısın?” diye sorarken duydu. Uç gözlü bir karganın üç gözü olmalı. Bunun sadece bir gözü var, o da kırmızı. Bran, meşale ışığında bir kan gölü gibi ışıldayan gözün onu izlediğini hissedebiliyordu. Lordun diğer gözünün olması gereken yerde ince ve beyaz bir kök büyümüştü. Lordun göz çukurundan çıkan kök, adamın yanağına inmiş ve boğazına girmişti. “Bir... karga mı?” Solgun lordun sesi kuruydu. Dudakları ağır ağır hareket ediyordu, sözcükleri şekillendirmeyi unutmuş gibiydi. “Evet, bir zamanlar. Kara esvap ve kara kan.” Lordun kıyafeti çürüktü, soluk renkliydi, solucanlar tarafından yenmiş ve yosunlarla beneklenmişti ama bu kıyafet bir zamanlar siyahtı. “Ben çok şey oldum Bran. Şimdi ne görüyorsan oyum ve