Kur'an'ın ilk emrinin “oku" olduğunu düşündüğünüzü tahmin ediyorum. Bu konuyu özellikle sona bıraktım. Okuma yazma bilmediği Yaratıcı tarafından bilinen bir insana", bir melek geliyor ve canını alırcasına sıkarak “Oku!” diyor. Üstelik ortada daha önceden inmiş vahiy malzemesi de yok. Neyi okuyacak? Cümlede nesne verilmiyor. Çünkü vurgu orada değil. Vurgu, nasıl okuyacağında; "Yaratan Rabbinin adıyla” oku. Yani, ne okursan oku, nereden okursan oku, ne şekilde okursan oku, illaki O'nu hatırla, O'nu yâd ederek oku. Bu emir, Resûlullah'a kitap okumayı değil, insanı, kâinatı okumayı emretmiştir.¹7
Jules Payot da "İrade Terbiyesi” kitabında şöyle der: “Eğer okuduklarınızı yorumlayıp, kendi vizyonunuzla, kendi değerlerinizle harmanlamayacak; çıkarımlar, tespitler ve icatlara dönüştüremeyecekseniz, satırları boşu boşuna üst üste yığmanızın bir anlamı yoktur.”
Özetle çocuklarımıza diyelim ki: Oku, çünkü sadece okuyanlar ait olduğu uygarlığı ileriye taşıyabilirler. İnsan kitabını oku, kâinat kitabını oku, Kur'an kitabını oku. Fıtratın hangisine daha elverişli yaratılmışsa onu keşfet ve öyle oku. Ustalaştığın bir şey senin mesleğin olacak. Meslek belli saatlerde icra edilir, meslekten vazgeçilebilir, emekli olunabilir, "âlimlik" ise bize günde 86.400 saniye lazımdır. Çünkü bir günde bu kadar saniye var.
Ömrümüz boyunca her gün, her an “iyi kul” olmakla yükümlüyüz. Tam da bu yüzden “âlim”likten emekli olunmuyor, vazgeçilmiyor. Seçtiğin meslek bireyseldir, ilahî emre konu edilmemiştir. Fakat "âlim" olmak her meslekten Müslümana, her koşulda gereklidir. Bir meslekte zirveye çıkmak aynı zamanda "âlim" olmak anlamına gelseydi, eşeğe benzetilen “bilginler” neyi anlatıyor olurdu?