Her geçen yıl kanı isısını biraz daha kaybediyordu sanki. En sevdiği torunu Natalya'ya yakınırdı:
"Bu çoraplar yün sözde, ama ayacıklarımı hiç ısıtmıyor. Sen bana tığla örsen bir
çift çorap, iyi olur yavrum.” Natalya gülerek, “Ama şimdi yaz dede!” der ve sekinin üzerine, dedesinin yanına oturup onun kırışıklarla dolu kocaman sarı kulağına bakardı.
“Ne çıkar yavrum? Yaz, ama benim kanım ta derinlerdeki toprak kadar soğuk.”
Natalya onun elleri üzerindeki örümcek ağını andıran damarlara bakarken, belleğinde çocukluğuna ait bir anı şimşek gibi canlandı. Avlularında bir kuyu açıyorlardı - daha küçücük bir kızdı- kovanın içinden kil alıyor, kendine ağır bebekler, burma boynuzlu inekler yapiyordu. On iki metre derinlikten çıkarılan cansız, buz gibi toprağın elinde bıraktığı duyguyu bütün canlılığıyla hatırlamıştı. Şimdi de işte, gözlerini dikmiş, dedesinin ellerindeki, yaşlılıktan esmerlesmiş, kil rengi çillere bakıyordu. Ona öyle geldi ki, dedesinin damarlarında parlak, al kan yerine killi toprak akıyordu.
“Ölmekten korkuyor musun dede?” diye sorardı Natalya. ihtiyar, buruşuk boynunu asker ceketinin sert yakasından kurtarmak ister gibi çevirir, yeşile çalan kır bıyıklarını sarsardı.
“Aziz bir misafiri bekler gibi bekliyorum ölümü.