" Yürüyor güzelliklerle o kadın, sanki gecesi bulutsuz iklimlerin ve yıldız dolu göklerin Karanlıkta, aydınlıkta en iyi ne varsa hepsi kucaklaşmıştır içinde o yüzün ve gözlerin."
Fakat o ne? Olacak şey değil, inanılır şey değil. Emine mi yanlış duyuyor yoksa dedesi mi çıldırdı. Küçük torununun karşısında ilk kez çatılıyor kaşları dedenin. İlk kez ters düşüyorlar birbirlerine, sağlam güzel ilişkileri kocaman bir yara alıyor.
Atatürk'ü sevmiyor dede. Vatanlarını kurtaran, onlara Cumhuriyeti armağan eden, Emine için tanrıdan sonra gelen bu kahramanın adını duymak bile istemiyor.
...
Çocukların yalın mantığı ile sonuna kadar sürdürüyor savaşını kız.
"Atatürk vatanımızı kurtardı, dede,,
"Beş asırlık imparatorluğumuzu da yıktı ama" diyor dedesi,
"Üstümüzden elbisemizi, başımızdan fesimizi çıkarttı. Yazımızı, kültürümüzü değiştirdi."
...
Pes ediyor ihtiyar, «Sen sev Atatürk'ünü, çağına ayak uydur çocuk. Beni kendi dünyamda, kendi renklerim kendi kokularımla rahat bırak."
Ellerini önünde kavuşturup, söyledi yaşlı adam. Mühendis Nuri çıldırmış gibi fırladı tarlaların arasından nefes nefese, elektrik direklerinin bulunduğu yöne koştu. Mis kokulu bir pazar sabahı görev dışı tel çekmeye geldiği direklere ellerini güneşe siper ederek baktı. Son direğin üstünde Mustafa'nın kömürleşmiş gövdesini gördü.
«Hangi eşşek oğlu eşşek Mustafa direğin üstündeyken elektrik verdi oraya?» diye haykırdı. Bir daha bir daha sordu. Sesi önce bir uğultu, giderek bir çığlık halini aldı. Birden sorduğu sorunun anlamsızlığını kavradı. Başı ellerinin arasında papatyaların üstüne çöktü. Şoför Ahmet, küçük kızı sımsıkı
göğsüne bastırmış direğe bakmasını önlemeye çalışıyordu. Taze ot kokusu yükseliyordu toprakdan.
1972