Jean-Pierre yeni keşfettiği ülkeye bayıldı. Para beklemeksizin evlerini açan,
ayranını çorbasını, azığını paylaşan köylüler, Yunan ve Roma çağlarıyla iç içe
girmiş, yedi bin yıl geri gidebilen bir tarihi barındıran mütevazı köyler,
kasabalar, hiç bozulmamış, el değmemiş, olduğu gibi bırakılmış harabeler. Nefis bir iklim, temiz bir deniz, güneş, kumsal, bereketli ovalar...
Aylin de kendi ülkesini ilk kez Jean-Pierre ile birlikte keşfediyor ve hayran kalıyordu. O yaz Aylin'in hiç unutamayacağı anılarla dolu geçti. Öncelikle o güne kadar hiç tanımadığı memleketinin doğasını, insanını, değerlerini görmüş, Batı Anadolu'nun sunduğu güzellikler, ruhunda ve yüreğinde yepyeni bir pencere açmıştı. Dünyaya bakış açısı değişmişti adeta. Yeni keşfettiği bir boyut daha vardı dünyada.
Paris'in, Londra'nın, İsviçre şehirlerinin mamur, medeni, görkemli heybetlerine karşın efsunlu, ilkel ve doğal bir güzelliği vardı Ege kasabalarının. Halkında ise burjuvazi kültüründen çok değişik, ağırbaşlı ve mütevazı bir bilgelik. Kendi ülkesinde bir "şey" ' bulmuştu. O "şey" Aylin'i düşündürüyor, sevindiriyor ve olgunlaştırıyordu.