Fakir Baykurt'un "toplumcu gerçekçilik" akımına ait ve sosyal medyada da sıkça rastladığımız "Eşekli Kütüphaneci" romanını değerlendireceğim. Fakir Baykurt, sol siyasi görüşlere sahip ve tahmin edileceği üzere hakkında kovuşturma açılan bir isim. Yılanların Öcü adlı eseri dahil olmak üzere sinemaya aktarılan yapıtları da var.
Eserimizde Türk-Rum Mübadelesi'nde Yunanistan'a giden bir Ürgüp'lü ailenin torunu Dmitrios, bu diyarı görmek için Ürgüp'e gider. Romanımız Dmitrios üzerinden Mustafa Güzelgöz karakterinden ilerlemektedir. Mustafa Güzelgöz, fabrikada işe başlamış ve ardından üç buçuk yıl Tokat'ta askerlik yapmıştır. Askerden sonra evlenip bir kütüphanede memur olmuştur. Aslında görevi itibariyle masada sabahtan akşama kadar oturup gelecekleri bekleyebilirdi. Oysa o böyle bir vazifenin kendi karakterine uymadığını düşündü. İstanbul ve Ankara'daki hemşehrilerden kitap yardımı isteyip kütüphaneyi genişletmiştir. Eşeklere kitap yükleyip köylere giden, çoluk çocuktan tut kadınlara kadar herkesin kitap okuması için gayret göstermiştir. Hiçbir zaman yetinmeyen ve her taraftan kitap temin edip köylerde kitaplık kuran Mustafa Güzelgöz, nam-ı diğer Eşekli Kütüphaneci, bu faaliyetleri sonucunda uluslararası bir yarışmada birinci olmuş ve ABD'den "toplum hizmeti" ödülü almıştır.
Eserde din ile halkın uyutulmasına bilhassa vurgu yapılıyor. Dini kendi yararına şekillendiren güruha karşı tepki gösterilmiştir. Ayrıca eserde politika ve politikacılar kirli entrikalara musallat olarak gösterilmiştir. Roman, halkın irfanı için çalışan Mustafa Güzelgöz'ün (gerçek hayatta yaşamış bir şahsiyet aynı zamanda) hayatı niteliğinde ve derin toplumsal mesajlar içeren bir eserdir. Pasif kütüphaneci rolünden sıyrılıp bir aydın olma yolunda önüne türlü engeller çıkan, faaliyetleri
Tarih Ne İşe Yarar, bir nevi tarih felsefesidir diyebiliriz ve tarihi teleolojik açıdan değerlendiren bir eserdir. Tarihin amacı, metodu, niçin tarih öğreniriz, tarihçi kimdir ve vasıfları nedir gibi sorulara ve de başlığı olduğu üzere "tarih ne işe yarar" sorusuna bir cevap arar.
Yazar, tarih hakkında farklı tanımları bize veriyor ve ortak bir tarih tanımı yapmaya çalışıyor. Tarih yazımı hakkında özellikle tarihçiye vurgu yapıyor. Ne kadar tarihçi varsa o kadar tarih vardır, düşüncesini benimsiyor. Bu bakımdan tarihçinin edilgen olmadığı, aksine tarih yazımında en büyük payı olduğunu söylüyor. Tarihin aslından "bugün"ün gözünden incelediği döneme baktığını söylüyor.
Tarihçilerin yetiştikleri çevre, dünya görüşleri, bilgi birikimler ve kabiliyetleri gibi çok çeşitli etkenlerden ötürü herhangi bir pozitif bilim gibi tarihe "tamamen nesnel ve objektif" yaklaşamayacağını belirtiyor. Her tarihin biraz da olsa tarihçinin perspektifinden etkilendiğini, okurun eleştirel bir tarihi bilince sahip olması gerektiğini söylüyor. Tarihçi tam anlamıyla nesnel olmasa bile "kaynak" ve "olgu" arasındaki bağı tarafsız biçimde kurması gerektiğini savunuyor. Ayrıca son asırda artan ulus devletin ulusal tarih yazımında tarafgirlik yaptığını düşünüyor ve her ulusun kendi kökenini daha eskiye götürme yarışında olduğunu söylüyor.
Tarihi kronolojik ele almak yerine eşzamanlı ele almayı daha doğru buluyor yazar. Örneğin 1453'te İstanbul fethedildi gibi tek bakışlı zaman tablosundan ziyade, o yıl dünyadaki gelişmeleri karşılaştırarak olayların birbirleri arasındaki bağları daha iyi kurmak gerekir diyor. Tarihin yalnızca yıllar ve olaylar olmadığını söylüyor. Olgular, olaylar, sebepler, kişiler, düşünceler arasındaki neden-sonuç zincirini anlamak gerektiğini söylüyor. Tarihin çok katmanlı
"Stalin döneminde hem Komünist Parti'nin prestijini artırmak hem de Troçki'yi gözden düşürerek Stalin'i yüceltmeye yönelik Rus tarihi köklü bir değişime uğramıştır."