Sadece büyürsem çözebileceğim düğümler vardı. Onların dünyasına dahil olmak için büyümeyi beklemek aksak, yersiz, bir gönül yorgunluğu. "Bunu mu demek istedi?" kısmındaki "bunun" altını doldurmadıkça zihnim karıncalanıyor ve ben içimdeki Gülişlerden biriyle daha tanışıyordum. Her yeni ben içimdeki nüfusu gittikçe artırıyor, işime yarayacak kızı bulmam, o kalabalıkta oldukça güçleşiyordu. Parçalanarak çoğalıyor, çoğalarak karışıyordum. Kendime, kendi içimde, kendi kendime.
Önünde annem. Dizlerini kırınca eteği yukarı sıyrılır, bacağındaki doğum lekesi iyiden iyiye görünürdü. Sol dizinin üstünde, urgan kılıklı leke. Annem onu hiç sevmez. Oysa ben kimselerde görmediğim, Tanrısal bir işaret, bir kutsanmışlık nişanesi sandığım bu urganı pek sever, dokunmak isterdim fakat annem böyle anlarda, "Biliyorum, üzülmeyeyim diye dokunmak istiyorsun, bana acıyorsun," derdi. Bana. El kadar çocuğa. Ona acıdığım için sevmediğim bir şeyi seviyormuş gibi yapabileceğimin önünü açarak beni, kalbin ikiyüzlülüğüne sevk ederdi ama ben hiç oralı olmazdım.
Sevmek, biri isteyince yapılacak kadar kolay mıymış? "Vallahi," derdim anneme. "Bacağındaki urganı çok seviyorum. Masallarda olur böyle garip şeyler."