Hepsi sessizce uykuya dalmış... Sevinç, ümit, aşk, fazilet, cesaret... Mezarlığım başka bir hayat patırtısının mahvolmuş kuvvetleriyle dolu... Hâlbuki henüz kefenlerimin hepsini sayıp bitirmedim...
Yer,gök, her şey mevsimini kaybetmiş, bu sonu olmayan çöl üzerinde hiçbir parlama ışıltısı yok! Yalnız bir kenarı bulutların kemirmesiyle kırılan hilâl ölülerimi hapsoldukları yerde titremelere boğuyor.
Çocuklukta hep böyle değil midir? Hatıralar hava ve zaman etkisiyle yıpranmış, delik deşik olmuş bir sayfa şeklinde kalır. O zaman en çok etkileyen şeyler, hatıralar tablosunda en derin kazılır.
-Bilseniz, şiirin nasıl bir dile muhtaç olduğunu bilseniz!
Öyle bir dil ki.... Neye benzeteyim bilmem? Konuşan bir ruh gibi güzel söz söylesin, bütün kederlerimize, sevinçlerimize, düşüncelerimize, o kalbin bin türlü inceliklerine, fikrin bin çeşit derinliklerine, heyecanlara, öfkelere tercüman olsun, bir dil ki bizimle birlikte grubun hüzünlü reklerine dalsın düşünsün, bir dil ki ruhumuzla beraber bir matemin kederiyle ağlasın...
İnancıma göre yenilik, dilini, yenisi kadar eskisini de bilmemek değildir.
Hiçbir millet de hiçbir aydın genç yoktur ki kendi dilinin geçmişine vakıf olmasın.