"Sen bir serap görüyorsun. Ruhunda uğuldayıp duran boşluğu doldurabilmek için, giderek dipsiz bir boğuntu kuyusuna dönüşen, şu lanet olası hayatın ağırlığına katlanabilmek adına ya da içinde açılan yaraları onarabilmek için belki de farkına bile varmadan yaratmışsın gördüğün bu serabı...
Hatta her şeyi bırakıp günden güne yüreğinde onu büyütmüş, parıltılarını çaresizliğinle ve zayıflığınla beslemiş, her yanını iyice allayıp pullamış, sonra hızını alamayıp kendini 'savaşın unutulan çocuğu ya da ne bileyim 'nefret çocuğu' diye adlandırmış, işte bütün bunların sonucunda da hazin bir teslimiyetle yarattığın şeyin esiri olmuşsun," deyişini hatırladım.
Ama Hana'nın yanıldığı bir şey vardı. Bendeki bu öfke sebepsiz değildi.
Çünkü çoğu insanın anası babası sonunda ölüyordu.
Peki ya benimkiler? Onlar ben doğduğum gün ölmemiş miydi? Kendimle ilgili böyle bir gerçeği öğrendikten sonra bu dünya bana dar gelmemiş miydi?
Her gün, her yerde itilip kakılmamış mıydım? Hem de el kadar bir bebekken, yalan mı?..
"Ve gökyüzü maviye dönmeyi unuttu,
Seni kaybettiğim günden beri.
Her nefes beni ayakta tutuyor,
"Eksik bir hayata..."
"Hâlâ o nazik sesini rüyalarımda görüyorum,"
Ama yıldızlar bana hiç seçim şansı bırakmadı.
Bütün o nazik seslerinle gittin,
Tutamayacağım bir yere doğru~