İnsanı sadece biyolojik bir varlık olarak göremediğimiz, onun varoluşuna çeşitli yüce anlamlar yüklediğimiz için, gövdeden akan kanın, can denilen şeyi çekip almasını, dolayısıyla o kişinin "ölmüş” olmasını bir türlü kavrayamadığımızı düşünüyorum. Hayvanlar ölümü anlıyor ama insanlar anlayamıyor. Can denen şey, her türlü yaralanmaya, berelenmeye açık haldeki insan bedeninden bir saniyede çıkıp gidiveriyor ve insanlar bunun sonucunda aklını kaçıracak kadar sarsılıyorlar. "Tanrım, daha bir iki saat önce nasıl da canlıydı, nasıl da kahkahalar atıyordu, şimdi nasıl yok olabilir" diye tekrarlayıp duruyorlar. İnsanın algılama gücünü zorlayan bir durum bu. Hayatımıza, varoluşumuza yüklediğimiz hiçbir kavramla bağdaşmıyor. Sahiden her şey saçma mı, hayatın hiçbir anlamı yok mu? Bence öyle! Yok, hiçbir şey yok. İnsanın biyolojik fonksiyonlarına aşırı bir anlam yükleme çabası içindeyiz. Çünkü hiçlik zor geliyor.
...
Hepimiz öleceğimizi biliriz ama öldürüleceğimiz aklımıza gelmez
"Sen bir serap görüyorsun. Ruhunda uğuldayıp duran boşluğu doldurabilmek için, giderek dipsiz bir boğuntu kuyusuna dönüşen, şu lanet olası hayatın ağırlığına katlanabilmek adına ya da içinde açılan yaraları onarabilmek için belki de farkına bile varmadan yaratmışsın gördüğün bu serabı...
Hatta her şeyi bırakıp günden güne yüreğinde onu büyütmüş, parıltılarını çaresizliğinle ve zayıflığınla beslemiş, her yanını iyice allayıp pullamış, sonra hızını alamayıp kendini 'savaşın unutulan çocuğu ya da ne bileyim 'nefret çocuğu' diye adlandırmış, işte bütün bunların sonucunda da hazin bir teslimiyetle yarattığın şeyin esiri olmuşsun," deyişini hatırladım.
Ama Hana'nın yanıldığı bir şey vardı. Bendeki bu öfke sebepsiz değildi.
Çünkü çoğu insanın anası babası sonunda ölüyordu.
Peki ya benimkiler? Onlar ben doğduğum gün ölmemiş miydi? Kendimle ilgili böyle bir gerçeği öğrendikten sonra bu dünya bana dar gelmemiş miydi?
Her gün, her yerde itilip kakılmamış mıydım? Hem de el kadar bir bebekken, yalan mı?..