Yağmur Kılıçaslan

Yağmur Kılıçaslan
@Kitapalintim
"Yaşamak bir ağaç gibi tek ve hür, ve bir orman gibi kardeşçesine" Nazım Hikmet
Pertev Naili Boratav'ın sürgünü..
söz aramızda, Sabahattin'i Gazi aleyhine tefevvuhatta bulundu diye ihbar edenler, benim de hükûmet aleyinde menfi bir adam olduğumu mevzu-u bahis ediyorlar. Allah şerlerinden saklasın!" Ancak, Pertev Amca'yı da Allah onların şerlerinden saklayamadı ve 1940'lı yılların sonlarında Dil, Tarih ve Coğrafya Fakültesi'ndeki kürsüsü kaldırılarak ömür boyu sürgüne zorlandı. Ne var ki, şerden doğan şansla Boratav, Sorbonne Üniversitesi öğretim üyesi ve dünya çapında tanınan bir bilim adamı olarak 1950'lerin başından sonra Paris'te yaşamını sürdürdü.
Tatil planı hazırsa sıra okuma listenizde!
Bu yaz yanınızdan ayırmak istemeyeceğiniz kitapları sizin için bir araya getirdik. 💬 Siz olsanız bu listeden hangisiyle başlardınız?
Şimdi -biraz evvel olduğu gibi- bir şarkı, az sonra kaldırım taşında kımıldanan bir aydınlık, bir konuşmada geçen tek bir cümle, yolunun üstündeki bir çiçekçi dükkanı, bir başkasının gelecek günlere dair bir tasavvuru, bir çalışma kararı, herşey geçmişe ait bir hayalle onu bir sene evveline götürür, orada uyandırırdı.
"Kitaplara karşı doymaz bir açlığı vardı"
Sabahattin Ali ile aynı yıl Almanya'ya giden arkadaşı Melahat Togar: "Koltuğunun altında her zaman kitaplar vardı ve çoğu defa kalın bir sözlük. Daha Almancayı adamakıllı sökmeden, Alman edebiyatı ve dolaylı yoldan, yani Almanca üzerinden Rus edebiyatına dalmıştı. Durmadan okuyordu... Almancasını, dünyanın en büyük yazarlarının güzel dili ile besleyerek, bu kısa süre içinde inanılmayacak kadar ilerletmişti. Kimi gece sabaha kadar gözünü kırpmadan şu ya da bu eseri okuduğunu söylerdi. Kitaplara karşı doymaz bir açlığı vardı" diyor.
Almanya'dan Türkiye'ye sandıklar dolusu kitapla dönmüştü. Annem, babamın kitapları konusundaki hayretini hâlâ her fırsatta dile getirir. İstanbul'da evlenip Ankara'daki ilk yuvalarına taşındıklarında annemi en çok şaşırtan şey iki odalı evin bir odasının tümüyle kitaplara ayrılması olmuş. Kitaplar hep çok önemli.. Haziran 1947'de Paşakapısı Cezaevi'nden anneme yazdığı mektupta, özellikle altını çizerek istediklerine bakın: "Cezaevi Karacaahmet'e yakın, üzülecek bir şey yok. Her şey düzelir, hele Filiz hiç üzülmesin. Okullar başlamadan çıkarım. Yeni davalar o kadar ehemmiyetli değil. Siz gelirken bana şunları getirin: 1- Pijama, eski sarı ayakkabılar, çamaşır. 2- Şu kitaplar: Misafir odasındaki raftan, Bros: Der Pharao, Ehrenburg: Der Fall von Paris, Steinbeck: Die Früchte des Zomes, Norah Lofts: Hölle der Barmherzigkeit. Bunları mu- hakkak beraber getirin..."**
Hayır, insan sade ölürken ayrılmıyor, arkada bırakmıyordu. Belki bütün ömrünce her an birçok şeyler onu arkada bırakıyordu. Sonra olduğu yerde birdenbire kabuklaşıyor, çok ince, görünmez bir şeyle o anda etrafında olanlardan ayrılıyordu. -Biz mi gidiyoruz, onlar mı?..- sual buydu...