"Sana neler yazayım ki sen neşe içinde yüzesin. Ben neşeyi senden öğreneceğim. Hayat ve felaketler beni o kadar gülmekten ve neşeden uzaklaştırdı ki kendimi, senin getirdiğin bu saadet dünyası içinde bile şaşkınlıktan kurtaramıyorum. O kadar talihin kahrına uğramışım ki hayatta bana da mesut olmak nasip olabileceğine inanamayacağım geliyor. Evde iki resmini de karşıma alarak saatlerce bakıyorum ve bu saadet beni adeta sarhoş ediyor. Sevinçten ağlamak istiyorum. Ben son zamanlarda her şeyden ümidimi kesmiş, kendimi gülen, oynayan hayattan ayırarak birkaç türlü kitabın arasına atmış bulunuyordum. Sen bu karanlık ömrümün içine bir sevinç ışığı gibi, kurumaya yüz tutan ekinlere can veren bir nisan yağmuru gibi birdenbire geldin. Ben bu kadar bol hayat ve saadet yağmuru altında kendimi unutmuş gibiyim. Şimdi ömrümün bir tek gayesi var: bir gün evvel sana kavuşmak, seni kollarımın arasına almak, güzel, temiz yüzüne saatlerce, senelerce hiç doymadan bakmak. Ancak o zaman tam neşeli, senin istediğin gibi neşeli olabileceğim. Senden ayrı, senden uzak bulunurken benden nasıl neşeli şeyler istiyorsun?
Bana yaz Aliye'ciğim. Sayfalarca mektuplar yaz. Her şeyden, hayattan, insanlardan, bahardan, kendinden bahset. Asıl sen bana neşe ver... Ben buna muhtacım. Seni binlerce defa kucaklar, güzel gözlerinden, dudaklarından öperim."
Gönderdiğin sümbüllerden bir kısmını yengem bana vermiş ve senin sümbülü çok sevdiğini söylemişti. Onları, tıpkı seni koklar gibi kokladım ve göğsümde taşıdım.
...
Bu gibi işler beni hiç üzmez: Çünkü sana ait işlerdir. Bu can sıkıcı kırtasiyeciliğin bizi birleştirmek için olduğunu düşündükçe can sıkıntısı filan kalmıyor. Sana ait olan her sey gibi bu da bana güzel geliyor.
İstanbul Emniyet Müdürlüğü, Ali Ertekin’in itirafına rağmen, olayı duyurmadan önce Sabahattin Ali’nin yakın arkadaşlarını çağırarak cesedin üzerinden çıkan eşyaları göstermiş ve bunların kime ait olduğunu sorarak olayı doğrulamaya çalışmıştır.
Aziz Nesin, Esat Adil’in de çağrıldığı “teşhis etme” görevini şöyle anlatmaktadır:
"1948 Mayısının bi günü evime gelen polis savcılıktan istendiğimi söyledi. Gittim. Savcı, bir paket içinden ince altın çerçeveli bir gözlük çıkardı. Gözlüğün çerçevesi ve camları kırıktı. “Bu gözlüğün kimin olduğunu biliyor musunuz?” dedi. Hemen tanımıştım» Sabahattin Ali nin gözlüğü… İşin içyüzünü anlayamadığım için, belki Yanılabilirim diye, “Bilmiyorum…” dedim. Savcı bu sefer paketten bir dolmakalem çıkardı: “Bu dolmakalem kimin biliyor musunuz?” “Bilmiyorum.” Kana bulanmış Puşkin’in Almanca bir kitabını, sonra yeşil mürekkeple yazılmış bir defter gösterdi. Elyazısını görünce, “Bu yazı Sabahattin Ali'nin…” dedim, hep yeşil mürekkep kullanırdı, elyazısını da tanırım. Savcı, açık kahverengi, damalı spor kumaştan ceket ve golf pantolonu gösterdi. Elbise kan içindeydi. Çok iyi bildiğim Sabahattin’in elbisesiydi. “Sabahattin’in elbisesi…” dedim. Savcı ağladığımı görünce açıkladı:
“Bulgaristan sınırında köylüler bir ceset bulmuşlar, üstünden bunlar çıkmış. Sabahattin Ali’nin olduğu tahmin edildi. Yakın arkadaşlarına eşyalarını gösterip soruyoruz.” “Bir cinayet mi?” diye sordum. “Hiçbişey bilmiyoruz” dedi, “başına odunla vurulup öldürüldüğü anlatılıyor. Tahkikatın selameti açısından bundan kimseye söz açmamanızı rica ederim."