Eve gece yarısı döndüm. Annem uyandı hemen. Karşılık-
lı oturduk konuşmadan: bizim sessiz bir ayinimiz bu. Yolda
Günseli’yle konuşmak istiyordum ve... adam tabancasını çı-
karıp ateş etti. Evet, her düşüncemin başında ya da sonun-
da aklıma geliyor bu cümle. Bu deftere aklıma geleni yazar-
sam rahatlayacağımı sanıyorum. Yüz kere yazmak istiyo-
rum: adam tabancasını çıkardı ve ateş etti. Çünkü yüz kere
geliyor aklıma günde. Kime ateş etti? Bilemiyorum. Düşün-
cemin akışını serbest bıraktığım zaman hemen bu cümle-
nin aklıma geldiğini biliyorum. Lisedeyken atış poligonuna
gider ve altıpatlar bir tabancayla küçük, sarı küplere ateş
ederdim. Attığımı da vururdum arasıra. Beni teşvik ederdi
atıcılar. Ben, sahte bir alçakgönüllülükle, isabetlerin rast-
lantı olduğunu söylerdim. O zamandan beri tabanca alma-
dım elime. Askerde de sadece tüfek atışı yaptım. Neden an-
latıyorum bunları? Ateş eden adamla ne ilgisi var bu işleri
yapmış olmamın? Belki aklıma takılan bu adam, bu sözler-
den heveslenip söyler neden ateş ettiğini diye mi düşünü-
yorum? Saçma. Hiç olmazsa nasıl ateş ettiğini söylese. Ateş
edecek mi, yoksa etti mi? Bundan da emin değilim. Hepsi
saçma. Kimseyle anlaşmayı ümit etmediğime göre, anlamlı
cümleler yazmanın ne yararı var? Belki sonunda, bu cümle-
nin korktuğum kadar anlamsız olmadığını görürüm ve...
kurtulurum, diyemiyorum. Bazı meşhur adamların hayat
hikâyelerinde vardır böyle karanlık sonlar: adam, esrarlı ve
anlaşılmaz bir kişiliğe bürünür, eski dostlarına davranışı
değişir, yerli yersiz kavga eder onlarla. Son aylarda kimsey-
le görüşmüyordu, kimseyi kabul etmiyordu, diye yazar ki-
taplar.