Bir yara vardır ve hemen kanamaz ya hani... Sıcakla karışır ama hissedilmez. Ardından elini bir atarsın her yer ıslanmış, ceketinin kolu kırmızı... Acısı da sonradan gelir. Hayat bazen böyle kanatırdı. Önce fark ettirmez, sonra birden her şey aynı anda olurdu.
Birinin hayatınızdaki konumunu tam olarak anlayamadığınızda önce ondan bir şeyler almak isterdiniz. Bu bazen bir sır, bazen de bir fedakarlık olurdu. Böylece güven temelleri kurulmaya başlardı.
Hayat bazen çizgi filmlerdeki gibiydi. Uçurumdan koşarak geçebileceğini sanırdın ve havada asılı kalırdın. Bir an durup aşağı bakar, yerin artık olmadığını fark ederdin. O an düşeceğini anlardın ama artık çok geç olurdu, yapacak hiçbir şeyin kalmazdı.
Yalnız biri olmak böyle bir şeydi. En kötü seçeneğe mecbur kalıp, her kötü tecrübeyle tek başınıza mücadele ederdiniz. Bir işi sevmediğinizde size başka şanslar tanıyacak insanlar olmazdı. Bazıları sürekli yanınızda olduğunu söylerdi ancak aramayı unuttukları ilk kişi siz olurdunuz. Kâbus gördüğünüz gecelerde sizi telkin eden sözler yine yalnızca sizinkiler olurdu. Ben ve benim gibi yalnız insanlar. Kalabalık içindeydik ve yutulmaya mahkumduk.
Kapıdan içeri girdiğimde beni kahvenin değil, ağır terin ve eski sorgu odalarının kokusu karşıladı. Sıcak kahve, kurumuş kan örnekleri ve yorgun insan nefesinin birbirine karıştığı o bilindik kokteyl... İnsan buna alışır mıydı? Alışmazdı. Sadece mış gibi yapardı. Tıpkı benim yaptığım gibi. Cehennemde hüküm sürmeyi seven birini yanmak istediği için kim yargılardı?