Bu nasıl bir hayal gücüdür, bu nasıl güçlü bir dildir dedirten sayfalarıyla bırakamadan bir solukta okudum . Çünkü o atmosferden hiç mi hiç çıkmak istemedim. Her cümlede başka bir sokak, başka bir düş, başka bir karanlık açıldı önümde.
İhsan Oktay Anar yalnızca bir hikâye anlatmıyor; diliyle adeta büyü kuruyor. Tarihle masalın, gerçeklikle hayalin iç içe geçtiği bu roman; okurun zihninde sisli, unutulmaz bir dünya bırakıyor.
Roman boyunca en çok etkileyen şeylerden biri de Uzun İhsan Efendi’nin “Düşünüyorum, öyleyse varım” anlayışını kendi evrenine dönüştürüşüydü. René Descartes’ın bu felsefesi romanda bambaşka bir boyuta taşınıyor. Uzun İhsan Efendi yalnızca varlığını düşünceyle temellendirmiyor; adeta düşündüğü dünyayı kuruyor, olayları zihniyle şekillendiriyor. Roman ilerledikçe insan şunu sorgulamadan edemiyor: Acaba bütün yaşananlar gerçekten var mı, yoksa hepsi Uzun İhsan Efendi’nin düşlerinden ibaret mi?