Büyüdükçe yalnızlaşırmış insan; dost sandıklarıyla yeniden tanışırmış.
İşte büyüdük, tanıştık ve yalnızlaştık...
Yazarla tanıştığım ilk kitaptı bu. Öyle bir zamanda karşılaştım ki onunla, her cümlede kendimden bir şey buldum. Kitap öyle güzel ve sanatsal bir dille ele alınmış ki her sayfanın üzerimde bıraktığı etki ise inkar edilemezdi.
Kitap, dostluk, aşk ve ihanet gibi temaları sanatsal bir dille işlerken, insanın iç dünyasını derinlemesine sorgulatıyor. “Bir olmak", tüm farklılıklara rağmen ortak bir paydada buluşup birlikte var olabilmektir; tıpkı General ve Konrad'ın arasındaki bağ gibi. Yaş aldıkça bu farklılıklar daha da keskinleşiyor. Farklı hayatlar, farklı tutkulular, farklı mutluluklar… Kitapta da General ve Konrad karakterleri üzerinden, zamanla oluşan farklılıkların nasıl kıskançlığa ve kibre dönüştüğünü okuyoruz.
Kırk bir yıl boyunca süren bir bekleyişin ardından gelen hesaplaşma ise, sadece karakterleri değil, okuru da derin bir sorgulamanın içine çekiyor.
Okurken sık sık durup düşündüm: Dostluk nedir? Ne zaman biter? Ve gerçekten bir dostla kaç kez tanışır insan? Ve ihanet, sadece davranışla mı olur, yoksa susmak da bir ihanet midir?
Kitap, bu sorulara kesin cevaplar vermiyor belki ama seni seninle baş başa bırakıyor.
Ve bazı gerçeklerle yüzleşmenin kaçışsız olduğunu fısıldıyor her satırda.
Kitap, tıpkı General'in yıllarca gerçeklerden kaçan dostu Konrad'ı bir anda gerçeklerle yüzleştirmesi gibi, okuyucuyu da gerçeklerle sarsıcı bir şekilde yüzleştiriyor. Ne kadar zaman geçerse geçsin ya da ne kadar uzaklaşırsan uzaklaş, bir şekilde tekrar buluyor seni yüzleşmen gereken gerçekler.
Sonra düşüncelere dalıyorsun; cevaplar ararken sessizliğe...
Geçmişte kayboluyorsun o an, yanan bir mum ışığının ateşinde.
O yanıp tükenirken, sen tekrar hatırlıyorsun