SÖ: Afganistan yüzlerce yıldır İslam ile yaşıyor. Budist tapınaklar hep vardı, ancak hiçbir Afgan bu tapınakları yok etmeyi düşünmedi. Ancak, Batılı entelektüeller farklı bir akıl yürütme tarzı benimsedi. Kendi eksikliklerini görmek yerine, başkalarının sahip olduklarını baltalamaya yöneldiler. Bizim yapmamız gereken, bu manipülasyonlara aldırmadan istikametimizi korumak. Tevfik Fikret'in de dediği gibi: "Hak bellediğin bir yola yalnız gideceksin."
KS:Anadolu'nun kültürü, irfanı ve bilgeliği büyük bir mirastır. Ancak, zaman zaman bu değerlere karşı duyarsız hale geliyoruz. Oysa türkülerimiz bile bu irfanın birer parçasıdır: Bu dağlar kömürdendir/Geçen gün ömürdendir / Feleğin bir kuşu var / Pençesi demirdendir/ Bu yol Pasin'e gider / Döner tersine gider/ Şurda bir garip ölmüş / Kuşlar yasına gider. Bu eserler, bu toprakların duygusunu ve hikayesini anlatır. Biz, çok zengin bir mirasın üzerinde oturuyoruz. Ancak bu miras bazen gerilimlere ve aidiyet krizlerine yol açabiliyor. Kimi insanlar kendilerini buraya köklenmiş hissetmek istemiyorlar. Daha kozmopolit daha dünya vatandaşı olarak yaşamak istiyorlar. Oysa biz kendimizi bu toprağa ait hissediyoruz; burada kök salmak, "kökü mazide olan ati" olmak istiyoruz..
SÖ: bu noktada ciddi bir yanılsama var . Menfaatine birazcık dokunun , iş bitmiştir .”Dünya vatandaşıyım" diyen insanlar, menfaatleri sarsıldığı anda gerçek yüzlerini gösterirler. Bunu defaatle deneyimledim. Rahat zamanlarda, bolluk içinde, "Sen de benim vatandaşımsın" diyerek cömert davrananlar, şartlar değiştiğinde aynı tavrı sürdüremezler.
Bize hümanite insan sevgisi diye okutuldu. Hayır değil! Hümanite, insanın tanrısal boyutunu öne çıkarmak, Tanrı ile zaman zaman eşdeğer zaman zaman da Tanrının üzerinde demek..
Narrative Terapi'de "Hayat Ağacı" adı verilen bir uygulama yapılır. Bu uygulamada insan bir ağaca benzetilir. Kök, gövde, dal ve yapraklar metaforik olarak kullanılır. Kökte, “dününü çiz,"denir. Dün dendiğinde aklına ne geliyorsa onu çizer, bir yönlendirme yapılmaz. Bazıları çocukluk anılarını hatırlarken bazıları ailesini, soyunu, kültürünü, inancını ve memleketini temel alır, derine iner. Bir insan, aidiyet duygusunu ne kadar derin hissederse , psikolojik anlamda da o kadar dayanıklı olur.
Sanayi Devrimi'nde pamuk üretimi için Bengal'deki dokumacıların başparmakları kesildi. 60 bin kişinin elleri iş göremez hale getirildi. Onlar için bu bir zalimlik değil, rasyonel bir hesaplamaydı. Biz "zulümdür" diyoruz, ancak onlar için bu bir stratejiydi. İşte burada Müslümanca bir bakış açısına sahip olmak önemli hale geliyor. Bugün Gazze'de yaşananlar da böyledir. Zulmü yapanlar için, yok ettikleri insanlar zaten insan değildir. Onlar için mesele basittir: "Yaşamak için öldürmek zorundayım." Çünkü onların zihninde ve duygu dünyasında Rezzák-ı Alem yoktur.
Günümüz toplumunda insanlar, kendileri olmak yerine, arzu edilen kişi olmayı tercih ediyorlar. Bu yüzden her ortamın isteğine uygun bir kimliğe bürünüyorlar. Bunun sonucunda sığ, derinleşemeyen ve köklenemeyen benlikler oluşuyor. Sosyal psikologlar bu tür bireylere, 'bukalemun kişilikler' diyor.