İnsan, geniş bir davranış spektrumuna sahiptir ve her tür davranışta bulunabilir. İnsanın temel soruları vardır: "Ben kimim?", "Benim dışımdaki evrenin anlamı ne?", "Bu evrenle olan ilişkilerim nasıl şekillenecek?", "Hangi istikamete gideceğim?" İşte biz bu sorulara yanıt ararız. Medeniyet dersinde öğrencilerime şunu sorarım: "Hiç bu tür soruları kendinize sordunuz mu?" Genellikle "Hayır" derler. Peki, diyorum, size davranış biçimlerini kim öğretti? Ailemiz, öğretmenimiz, muallimimiz, şeyhimiz, önderimiz... İşte bu davranış biçimlerinin ardında zihinsel ve duygusal dünya vardır. Bazı filozoflar, bilginler ve düşünürler bu konuları sorgularlar. "Neden böyle?" diye sorarlar ve sonunda bir inanç ortaya çıkar. İnsan, inandığı şeye göre hayatını tanzim eder. İnancına göre bir yaşam biçimi oluşturur ve belirli davranışları sergiler. Bazı eylemleri yaparken, bazılarını yapmaz. Böylece bir istikamet belirler ve kendisini o düşünceye veya sisteme ait hisseder. Aidiyet tam olarak budur. "Ben buraya aitim" diyerek iç dünyasında bir kabullenme yaşar. Ancak bu aidiyet, başkaları tarafından bilinmeyebilir. Ta ki eylemlerimizle bunu dış dünyaya yansıtana kadar. Bunun tipik bir örneği selamlaşmadır.