Yetişkinlik ayırmıştı onları.
Kendi açısından yetişkinlik, keder ve üzüntü getirmişti ona. Hadar'ı da ruhsal bir hastalık olarak çarpmış, onu hırsız, dolandırıcı ve kötü niyetli biri yapmıştı.
Anne-babam uçak kazasında öldü, ben sekiz yaşındaydım. O zamandan sonra benim açımdan artık kimse ölmüyor. Benim için ölüm, yere çakılıp kalınmasıdır. Öldüğümüz zaman, zaten epeydir ölmüş olacağız. Ya da onun gibi bir şey.
Konuşma yapmak aslında ona hiç çekici gelmemişti; onu hiç açmamıştı. Kişi konuşurken düşünceleri aralıksız olarak önceden akla getirilmeyen yanlara sapardı. Anlamlar değişir, çarpıtılır ve dinleyicinin hoşuna gitmesi, ya da kızdırılması için değiştirilirdi. Sinsi bir kaypaklık içerirdi. Oysa bireysel, içinden düşünme çok daha üstündü. Kişinin beyninde kalır, kimse için şekilden şekile girmezdi. İnsan öz düşüncelerine karşı çıksa bile, bölünmez, bütünlüğünü korurdu. O da, kendi düşünceleriyle uzlaşma içinde olmak istiyordu. Belki de daha doğrusu, artık düşünmek niyetinde değildi. Düşünmek yıpratıcıdır.
Eskiden şu ya da buna inanırdım, dedi adam. Sonunda kişi, gözlerinin önünde tuttuğu parmaklarından başka bir şeye inanmıyor. Her şey ya çözülüp gidiyor, ya da yıkılıyor.
"Ah sen! Beni hiç kendime bırakmadın, hep korudun, bir gerçeği kendi kendime keşfetmemi bile engelledin, yaşama hep senin gözlerinle bakmamı istedin, neden hep korudun beni? Birlikte bir film görsek, filmin doğru olmayan mesajını yeniden ele alır oynardın, anımsıyor musun?"
Sayfa 247 - Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları·Kitabı okudu