Bizde insanoğlu şirazesiz kalmış. Hayat onun için ahenksiz,birbirini tutmayan, günün hayatına cevap vermeyen bir yığın ölü kıymetler tarafından idare ediliyor. Dünyaya baktığımız zaman ayrı görüyor, kendi kendimize kaldığımız zaman ayrı düşünüyoruz. Yığınlarca tezat içinde yaşıyoruz.
Cahilsin; okur, öğrenirsin. Gerisin; ilerlersin. Adam yok; yetiştirirsin, günün birinde meydana çıkıverir. Paran yok; kazanırsın. Her şeyin bir çaresi vardır. Fakat insan bozuldu mu, bunun çaresi yoktur.
Molla Bey, bu geceden sonra da Behçet Bey'i sevmedi. Onun bir şeyi sevebilmesi için beğenmesi lazımdı. Behçet daha küçüktü, onu beğenemezdi. Hatta o sadece küçük değil, şekilsizdi de... Bir yığın zavallılık içinde yüzüyordu. Hiçbir zaman tek başına mevcut olmayacak, daima ikinci ve orta kalacak, uçmak nasip olmadan sürünecekti. Bununla beraber, onun da bir hayatı, bütün eksiklerinin ve sakatlıklarının farkında olduğu, birtakım küçük hareketler, meraklar ve üstüne düşmelerle kaçtığı, avutmaya çalıştığı bir hayatı vardı. İşte, kabul etmeye mecbur kaldığı bu hayat ve onun trajedisi.
O gece Molla Bey, ilk defa olarak, insani zaafın da bir nevi kuvvet olduğunu öğrenmiş, büyük kartal uçuşlarının alıp götürmediği yerlerde sabrın, küçük ve devamlı çalışmanın, kanaat ve tevekkülün birtakım şeyler, hatta çok iyi şeyler yapabileceğini samimilikle düşünmüştü.