Bu kitabı okuduktan sonra söyleyebileceğim ilk şey şu: uzun zamandır bu kadar hüzünlü, bu kadar derinden etkileyen bir eserle karşılaşmamıştım. İnsancıklar, insanın içine işleyen, duygu yüklü bir hikaye anlatıyor.
Makar Devuşkin ile Varvara Alekseyevna arasındaki mektuplarla şekillenen bu eser, bir yandan yoksulluğun ne denli yıpratıcı olduğunu hissettirirken, diğer yandan da insan olmanın hassas tarafını ortaya koyuyor. İki karakterin yaşadığı acılar, umutlar ve hayal kırıklıkları öyle doğal bir şekilde anlatılmış ki, bazen bir mektubun içinde boğazınıza bir düğüm oturuyor.
Kitabı okurken en çok Varenka'nın gidişi içime dokundu. Makar, Varenka'yı mutlu etmek için çabalayıp kendi kısıtlı imkanlarını sonuna kadar zorlamışken, onun evlenip başka bir hayata doğru yola çıkışı, sadece Makar'ın değil, okuyucunun da yüreğine ağır bir taş gibi oturuyor. O sahne, çaresizliğin ve fedakarlığın ne kadar derin olabileceğini acı bir şekilde hatırlatıyor. Varenka'nın gitmek zorunda kalması, yoksulluğun yalnızca maddi değil, duygusal anlamda da nasıl yıkıcı olduğunu hissettiriyor.
Dostoyevski, daha ilk romanında insan ruhunu böyle derin bir şekilde işleyerek büyük bir yazar olacağının sinyallerini vermiş. Karakterlerin yaşadığı çaresizlik sizi öyle bir yere götürüyor ki, onlarla birlikte üzülüyor, onlarla birlikte umut ediyorsunuz.
İnsancıklar, sadece bir roman değil; aynı zamanda insanlık üzerine yazılmış bir ağıt gibi. Eğer duygu yoğunluğu yüksek ve derin bir eser arıyorsanız, bu kitap tam size göre.