İnsanların eylemlerini doğru biçimde değerlendirmek için onları bütün ilişkileri içinde ele almak gerekir, bu da bize hiç öğretilmeyen bir şeydir. Kendimizi başkalarının yerine koyduğumuzda her zaman kendimizi değiştirerek o yere koyarız, onların olması gerektiği şekilde değil. Onları akılla yargıladığımızı sanarken de onların önyargılarıyla kendimizinkileri karşılaştırmaktan başka bir şey yapmayız. Muhammet'in kendisini bu belagatlı ve uyumlu dilde, kalpten önce kulağı baştan çıkaran ve cümlelerini vurgu ve coşkuyla hareketlendiren bu tınılı ve ikna edici sesle Kur'an'ı dile getirirken duyup da yerlere kapanarak, ''büyük peygamber, Tanrı'nın elçisi, bizi zafere, şehitliğe götür, senin için yenmek ya da ölmek istiyoruz'' diye çığlık atan birisi, biraz Arapça okuyabiliyorsa, Kur'an'ın sayfalarını karıştırırken gülümser. Bağnazlık bize hep tuhaf gelmiştir çünkü içimizde kendini anlatabileceği hiçbir sese sahip değildir. Bizim bağnazlarımız da gerçek bağnazlar değil, sadece düzenbaz ya da delidirler. Dillerimizde, esinli olanların kullanacakları ses tonu değişiklikleri yerine sadece şeytanın çarptıklarının kullanacakları çığlıklar vardır.
İnsanların derdi duygu uyandırmak değil anlatmaktı: yani söz konusu olan enerji değil açıklıktı. Kalbin üretmediği vurguların yerine sert ve duyulur eklemlemeler kondu, dilin biçiminde kimi doğal izler kaldıysa da bu izler dilin sertliğine katkıda bulundu.
O halde ister zanaatların kökenini arayalım ister ilk gelenekleri gözlemleyelim, görülüyor ki her şey, temelde, varlığını sürdürmenin araçlarına bağlıdır; insanları bir araya toplayan bu araçların temeline baktığımızda da bunların iklim ve toprağın niteliğiyle belirlendiğini görürüz. Dillerin çeşitliliğini ve niteliklerinin karşıtlığını da aynı nedenlerle açıklamak gerek o halde.
Hiçbir zaman düşünmemiş bir kişi yücegönüllü, adil, merhametli olamayacağı gibi kötü ve kinci de olamaz. Hayalinde hiçbir şey canlandırmayan, sadece kendisini hisseder; insan türünün ortasında yalnızdır.