Bununla beraber eğer Ziya Hurşit'in ifadelerinde bu para meselesinden söz edilecek olsaydı bunun ister istemez suikast olayı ile ilgili bir bağlamı olacaktı. Dahası bu meselenin Ziya Hurşit'ten önce mahkeme üyeleri tarafından gündeme getirilmesi ve kendisine söz gelimi "Ticari işlerin için daha iki hafta evvel bizzat bizden 3000 lira almadın mı? Buna rağmen nasıl oluyor da böyle bir suikasti işine kalkışıyorsun?" kabilinden azarlayıcı bir soru yöneltilmesi gerekirdi! Oysa her iki tarafta söz konusu ziyaret ve para meselesinden hiç söz etmemiştir. Bu ise yukarıda zikrettiğimiz plan gereği Ziya Hurşit'in Tokatlayan otelindeki görüşmede böyle bir suikast girişimine teşvik edildiği, zamanı geldiğinde eski ittihatçılarla mülga Terakkiperver Cumhuriyet Fırkası mensuplarının neredeyse tamamını şu veya bu şekilde suikast işine bulaştırması mukabilinde, kendisine belirli bir miktar parayla beraber bu işte herhangi bir ceza almayacağına dair de sözlü bir teminat verildiği şüphesini doğuracak ve nihayet Ziya Hurşit'in mahkeme boyunca sergilediği, son derece rahat ve kendinden emin görünen tavrı da bu şüpheyi haklı olarak büsbütün arttıracaktır.
Ziya Hurşitin İstiklal Mahkemesi üyeleri ile kendilerinden borç para isteyip, alacak kadar yakın bir dostluğu olsaydı; o dönem için hayli yüksek bir meblağ olan 3000 lirayı almak üzere herhalde İstiklal mahkemesi üyelerinin İstanbul'a gelmelerini beklemez, kendisi bizzat kalkıp Ankara'ya gider ve işini orada hallederdi. Ancak aralarında öyle bir dostluk yoktu! Dolayısıyla ne Ziya Hurşit'in onlardan borç para istemesi ne de Kel Ali'nin "Sarı Paşa ve Sağır" dan korkmaksızın, değil 3.000 lira 3 metelik bile vermesi mümkün değil. Öyleyse İstiklal Mahkemesi üyelerinin Ziya Hurşit'e verdikleri 3.000 lira herhalde önceden tasarlanan bir plan gereğince hükümeti ve bilhassa cumhurreisi ile başvekilin bilgisi dahilinde bu suikast tertibini yönlendirmek için verilmiş olmalıdır.
Hüseyin Cahit ise yukarıda zikrettiği mühim yazısında evvela "Memleketimiz acaba fikir ve vicdan hürriyetine henüz tahammül edecek bir seviyeye gelmedi mi, birçoklarının hoşuna gitmeyeceğini birçoklarının menfaatlerini ihlal edeceğini bildiğim, bir fikri tam bir vicdan hürriyeti dairesinde söyleyemeyecek miyim? Fikir ve vicdan münakaşası neticede bıçak ve kurşunla mı halledilecek? Eğer toplumsal fikir seviyemiz; bu medeni safhaya ulaşmamışsa, eğer fikrimiz, ruhumuz, vicdanımız bir takım yanlış ve dar kalıpların baskısından fiilen kurtulamamışsa, kanunun ilan ettiği fikir ve vicdan hürriyetinin ne hükmü kalır? Bunlar olmadıktan sonra tam bir ümitsizlik ve bezginlik ile parmaklarından düşen kalemi hangi heves, hangi şevk ve ümit alıp da tekrar yazarın eline verecek?"
Ancak bütün bu anlatılarda hem Ahmet Samim'in katilinin kimliğine hem de bu cinayetin İttihatçılar tarafından işlenmiş olduğuna dair ikna edici hiçbir somut kanıt gösterilememektedir.
Herhangi bir suçlu veya zanlı, yargı organlarına güvenemediği için kaçıyorsa, daha korkuncu, bu organların ortalama vicdan ölçüsüyle çalışanlarından toplumun ortak idraki de gerçekten tarafsız olarak kuşkulu ise o zaman bu kaçağa elindeki bütün araçlarla arka çıkmamak, onu savunup korumamak suçtur. Sorumluluktur.