Ne yalan söyleyeyim Marc Levy ismini ilk kez bu kitap ile duydum. Kütüphanede okumak için kitap ararken, elim birden Marc Levy’nin “Birbirimize Söylemediğimiz Onca Şey” adlı kitabına gitti. Sanırım, ilgimi çeken de kitabın ismi oldu.
İnsanların birbirlerine söylemedikleri ne olabilirdi ki... Hadi söyle deseler, biraz düşünürsünüz. Çünkü size kalsa, söylenmesi gereken herşey şöylenmiştir... Ya da geçmişi deşmenin artık mânâsı yoktur. Peki sakladıklarınız? Sahi sakladıklarınız; zihninizde zaman zaman baş ağrısı yapan, yürek ağrınız olabilir mi. Söyleyemediğiniz, birbirinizden habersiz ayrı yönlerde, ayrı yollarda yeni keşiflere çıkan kaşif olmuş olabilirmisiniz.
Kitabın baş kahramın Julia’nın da yaşadıkları böylesine söylenmemişler ile dolu. Hem kendisine söylenmemiş, hem de onun söylemedikleri.
Yirmi yıl gibi uzun bir süre görüşmediği babası...
Onsekiz yaşında Berlin’de babası tarafından koparılan bir aşk hikayesi...
On yedi yıl boyunca öldü sandığı Berlin aşkının, aslın da yaşıyor olması...
Evleneceği günden bir gün önce babasının vefat etmesi ile ertelenen düğün...
Fantastik bir şekilde babasının bal mumu robotunun ansızın hayatına girip, hayatını değiştirmesi...
Yaklaşık iki günde bitirdiğim bir kitap. Marc Levy’inin şiirsel anlatımı, okutuyor. Burası asla yadsınamaz. Konu, bildik birkaç yaşamsal öyküyü içerisinde barındırıyor. Babalar ve kızları. Sönmeyen bir aşk hikayesi ve yitip giden sevgililer. Bütün bunları, defalarca Yeşilçam filmlerinde izlemişizdir. Fakat, konu öylesine güzel harmanlanıyor ki, ister istemez kendinizi kitapın satırları arasında, kahramanlar ile yolculuğa çıkarıyorsunuz.
Bir arayış var bu satırlarda. Temposu ve heyecanı düşmeyen, zaman zaman kendinizden birşeyleri de bulabildiğiniz, modern Leyla ve Mecnun hikayesi.
Mevsim yaz. Plajda