Lev Tolstoy, İvan İlyiç'in Ölümü kitabında ölümle yüzleşmenin zorunluluğunu ve varoluşsal sancıları ele alır.
İvan İlyiç, dışarıdan bakıldığında statü ve ekonomik durum açısından tatmin edici görülen bir hayat sürmektedir. Ancak bir gün ölümcül bir hastalığa yakalandığında içsel bir yolculuğa çıkarak hayatın anlamını sorgulamaya başlar. İvan, ilk başta ölümünü kabullenmezken zamanla bu gerçeğin kaçınılmaz olduğunu fark eder. Tolstoy, bu süre boyunca karakterin psikolojik dünyasının analizini başarılı bir şekilde yapar: Karakterin başlangıçta hissettiği inkar ve umursamazlıktan sondaki umutsuzluğunu ve ruhsal uyanışını gözler önüne serer.
İvan İlyiç, hayatı boyunca statü peşinde koştuğu için hayatın güzelliğini ve anlamını kaybetmiş ve "zavallı" diyebileceğimiz bir durumda ölmeye mahkum olmuş bir karakterdir. Onun durumu kötüleştikçe, ailesi ve arkadaşları durumunu anlayamaz ve kendi hayatlarına bakmaya devam ederler. Onun çektiği acıları anlayan tek kişi uşağı Gerasim'dir ki İvan'ın son günlerinde tahammül edebildiği tek kişi de budur.
İvan'ın hayatının sonlarına doğru hayatın "basit, sıradan ve korkunç" olduğunu farketmesi düşüncesizce yaşanılan hayatlara karşı çok güçlü bir eleştiridir.
Sayfa sayısı az olan bu kitaba ölmek üzerine bir hikaye olarak değil, hayatın nasıl yaşanacağı üzerine bir düşünme olarak baktığımızda anlam kazanır. Çünkü "Belki de sürdürdüğüm yaşam sürdürmem gereken yaşam değildir" gerçeğini farkettiğimizde çok geç kalmış olabiliriz.
Charlotte Brontë'nin Jane Eyre eseri Victoria dönemi erkek-egemen topluma ve tutucu ahlak kurallarına bir başkaldırı olarak yazılmıştır. Ana karakteri toplum baskısını ve toplumsal cinsiyet rollerini reddeden güçlü bir kadın olarak sergilenen ilk kitaplardan biridir. Zaten bu dönemden sonra feminizm ve kadın hakların İngiliz Edebiyatı'nda sıkça işlenen bir konu haline gelmiş.
"Geleneklerin cinsiyetlerine biçtiğinden fazlasını istemelerini ya da öğrenme heveslerini yargılamak, onlara gülmek düşüncesizliktir." syf. 156
Yazarın birinci tekil şahıs kullanması Jane Eyre'in içindeki yalnızlığı ve toplumdan ayrı düşmesini aktarırken başarılı bir yol olmuş. Kitabı okudukça Jane ile aramızda kurduğumuz bağın sürekli güçlendiğini hissettim. Böyle güçlü bir karakterin yaşadığı olaylar boyunca iç dünyasına ve tüm düşüncelerine hakim olmamız bu kitabı mükemmel yapan unsurlardan en önemlisi.
Örneğin bazı bölümlerde Jane'in okuyucuyla konuştuğunu görüyoruz:
“Ya Mr. Rochester’ı çirkin buluyor muydum? Hayır, sevgili okuyucum! Ona karşı duyduğum gönül borcunun, birlikte geçirdiğimiz birçok tatlı dakikaların sonucu olarak, şimdi onun yüzünü görmek en çok hoşlandığım şey oluvermişti. Onun bir odadaki varlığı şöminedeki ateşten daha çok can katıyordu canıma.” syf. 209
Kitabı okurken Jane'in mutluluğu sizin mutluluğunuz, onun üzüntüsü sizin üzüntünüz oluyor resmen. Kitapta en hoşuma giden yer şurası oldu:
"Bağımsız, irade sahibi, özgür bir insanım, şu anda da irademi sizden ayrılmak üzere kullanıyorum." syf. 356
Herkesin bu kitabı okumasını tavsiye ederim.
Akıl ve Tutku
Jane Austen'ın ilk kitabı olmasına rağmen gayet güzel bir dille yazılmış ve zekice kurgulanmış. Yazar, neredeyse her kitabında yaptığı gibi, bu kitabında da dönemin İngiltere'sinin sosyal sorunlarını eleştiriyor. Kitabın öne çıkan temaları arasında aile ilişkileri ve rütbeye, zenginliğe dayalı evlilik var. Kitabın sonunda yazar çok başarılı bir ironi yaratarak okuyucuyu tatmin edici bir sonla buluşturuyor. Birçok kişi bu eseri yazarın diğer eserlerine göre daha basit bulsa da ben bu kitaptan en az "Gurur ve Önyargı" kadar zevk aldım.
Jane Austen