Altyapı (ekonomik üretim ilişkileri), üstyapıyı (hukuk, din, devlet biçimi, felsefe) belirler. İnsanlık tarihi boyunca ahlak, adalet ve hukuk gibi kavramlar hiçbir zaman gökten zembille inmedi; her zaman o dönemin egemen üretim modelini meşrulaştırmak ve korumak için birer kılıf olarak tasarlandı. Antik ve feodal dönemdeki o katı saray gelenekleri ve "Kralın kutsallığı" illüzyonu, aslında verimsiz bir ekonomik modeli ayakta tutma çabasıydı. Elitlerin lüksü sadece bir keyif değil, sistemin meşruiyet yakıtıydı. Toprağa bağlı kölenin (serf) veya kaba iş gücü sağlayan antik kölenin, kendi ürettiği değerin neredeyse tamamının saray tarafından gasp edilmesine rıza göstermesi için, tepesindeki gücün "insanüstü" olduğuna inanması (veya o ihtişam karşısında büyülenmesi) gerekiyordu. Ancak bu modelin çok büyük bir kusuru vardı: Mülkiyet maliyeti. Eski düzende köle senin malındı. Çocuk doğurduğunda ona bakmak, yaşlandığında veya hastalandığında onu beslemek, iş olmadığında bile onu hayatta tutmak zorundaydın. Sanayi Devrimi'yle birlikte fabrikalar kurulup devasa bir üretim kapasitesi açığa çıkınca, bu hantal ve maliyetli "insan mülkiyeti" düzeni yeni elitlerin (burjuvazinin) büyüme iştahını tıkamaya başladı. Aydınlanma filozoflarının, dönemin alimlerinin ve hukukçularının "insan hürriyeti", "bireysel haklar" diyerek eski köleliği bitirme yarışına girmesi, insanlığın aniden vicdana gelmesiyle ilgili değildi. Yeni sanayi düzeninin, eski feodal elitlerin elindeki o hantal iş gücünü çözmesi ve şehirlere akıtması gerekiyordu. Yeni elitler dediler ki: "Bir köleyi ömür boyu satın alıp bakım maliyetini üstlenmek çok pahalı. En mantıklısı, onun emeğini saatlik veya günlük olarak kiralamaktır."
Böylece "özgür işçi" kavramı doğdu. İşçi artık hukuken özgürdü ama mülksüzleştirildiği için