Hani hep deriz canımız sıkıldığında, haberlerde tatsız bir olayla karşılaştığımızda, kadına şiddette, hayvana eziyette, vergi kaçırıldığında, haksız mahkeme kararlarında, hatalı hakemlerde, ormanda yanan ağacın fırlayan kozalağında; bu toplumda ne var? Neden kadına şiddet var? Neden taşa, ağaca gökteki kuşlara saygı ve sevgi yok? Neden hıyanet içindeyiz? İşte kitap bu toplumun 30`lardaki haline ışık tutuyor.
Kurtuluş Savaşı sırasında iç anadolu da yer alan bir köyde yaşayan insanların savaşa, düşmana, onları korumaya çalışan dosta bakış açısını ve köy yanarken hangi işlerle uğraştığına bu kitap ile tanık oluyorsunuz. Kitap son derece akıcı ve nispeten kısa olmakla birlikte alışılmış romanlardan da farklı. Zira tam anlamıyla bir karakter göremiyorsunuz. Karakterlerin evveliyatı yok. Ana karakterin bile geçmişi hakkında neredeyse hiç bir bilgi yokken, yan karakterler hakkında da ismiyle müsemma son derece sığ bilgiler ediniyoruz kitabı okurken. Mesela; köyün hocası gerici, köyün ağası beni kızdırmayın bütün köyü satarım tipinde. Dediğim gibi oldukça sığ bir anlatım tarzı var. Bu sebeple vuku bulan ölümler olsun, sevgi - aşk olsun sizi etkilemekten epey uzak.
Peki bu kitapta ne buluyoruz? Anadolu köylüsüne farklı bir bakış açısıyla yaklaşıyor Yakup Kadri Karaosmanoğlu. Kibarlık, edep adap bilmeyen, sadakat, şeref, onur, haysiyet bulunmayan, her söylenene ağzını açıp inanan garip, fakir ve tam da içimizdeki insanları okuyoruz.
Hani hep derler ya çok bozuk, çok bozdu bu halk diye, aslında hiç bozulmadığımızı, aslında hep böyle olduğumuzu biliyoruz ama kendimize itiraf etmekten imtina ediyoruz. Bu kitap sizin kendinize itiraf edemediğinizi yüzünüze vuruyor!