Savaşın karanlığını, insan ruhunu nasıl tahrip ettiğini, tankların, bombaların, silahların, süngülerin sadece insan vücudunu parçalamakla kalmayıp fırtınalarıyla insanın içindeki ateşi nasıl söndürdüğünü çok çarpıcı biçimde ele alan, yer yer hayattan ve insanlardan soğutan yine de her nerede olursa olsun insan kalmanın önemini hatırlatan bir roman. Remarque'ın birebir savaşta bulunmuş olması anlatılanların içtenliğini ve inandırıcılığını arttırmış. Okurken siz de savaş ortamında bulunuyormuşsunuz gibi hissettiriyor.
Romanda olaylar genç bir öğrenciyken askere giden Paul'ün ağzından anlatılıyor. Paul'ün yaşadıkları karşısındaki düşünceleri militarizmi, bireyin varlığı ve özgürlüğünü, insan olmanın anlamını, bir grup insanın hevesle ve çıkarları için aldığı bir kararla milyonlarca insanın hayatının nasıl mahvolduğunu sorgulatıyor. Savaş, belki de pek çok insan gibi benim üzerine derinlemesine düşünmek istemediğim konulardan biriydi. Bu romandan önce savaşın az sonra ölmek üzere olan arkadaşının durumuna üzülmen ama bir yandan da kendi çizmelerin eskidiği için onun çizmelerini alabileceğini, nasılsa zaten bacaklarını kaybetmiş ve ölecek olduğu için çizmelere artık ihtiyacı olmadığını düşünmen anlamına geldiğini bilmiyordum. Bu romandan önce savaşın; bir askerin ölüler için hazırlanmış tabutlara bakarak cepheye gitmesi, insanı ölmemek için karşıdan gelen babası olsa umursamadan öldürecek bir ölüm makinesi haline getirmesi demek olduğunu da bilmiyordum. Kahramanın iç hesaplaşmaları ve yaşadığı dönüşüm okuyucuyu çok etkiliyor. Savaşın ne olduğunu kavramaları için özellikle genç yaştaki insanlara kesinlikle önerebileceğim bir kitap.
Romanda korkunç ve ürkütücü olan şey ne kan, ne bitler, ne parçalanmış organlar, ne de cerrahi müdahaleler. Korkunç ve ürkütücü olan şey