Bu tartışmaları anlamadığımı söylememe gerek var mı? Bana kalırsa, yoksul insanların çorbalarındaki yağ damlacıkları gibi, burada da gerçekler söz sağanağı altında kayboluyordu.
Öğretmen okulu öğrencilerinden Milovski adlı birinin evinde toplanıyorduk; bu adam daha sonra Eleonski takma adıyla hikayeler yazdı, ve beş cilt kadar yayımlandıktan sonra intihar etti. Rastladığım birçok insan gibi hayattan kendi isteğiyle elini ayağını çekip gitti.
"Kızıl At"ın gözleri yakınmalı yakınmalı kırpışıyor, sarhoş gözyaşları çirkin ve elmacıkları çıkık yüzünü ıslatıyordu; elinin ayasıyla yüzünü siliyor sonra dizinde kuruluyordu. Şişik pantolonları hep yağ lekeleri içindeydi.
- Sizinki de hayat mı? diye bağırırdı. Soğuk, açlık, kötü yiyecekler, doğru mu bu? Böyle bir yaşantıdan insan ne öğrenebilir?
Evden ayrılırken büyükannem bana şu öğütte bulundu: ...
...
Şunu aklından çıkarma ki, insanları yargılayan Tanrı değildir, bu ancak şeytanın hoşuna gider. Eh haydi güle güle...
Esmer ve yumuşak yanaklarından süzülen sıcak gözyaşlarını silerek;
- Bir daha birbirimizi göremeyeceğiz, dedi. Yerinde durmuyorsun hiç, şimdi sen uzaklara gidiyorsun, bense ölüme...
Mutluluğundan feragat etti miydi kişi,
onu yaşayanlardan değil ölülerden sayarım. Istediğin kadar mal istifle ambarına, krallar gibi yaşa giderse hoşuna, uçup gitti miydi mutluluğun, duman gölgesinden değersizdir bütün yaşamın.