"Aşk kâinatın yaratılış mayasıydı. Bu maya insanda tevhid (birlik) olarak kalbe yansımıştı. Onun için kalp, aşk dendiğinde Bir'i isterdi. Kalp, aşkı hep Bir'i ile yaşardı.
Kalp, aşk sırrındaki kimyasını belirlemişti:
"Aşk, birlik fermanıydı."
Aşkta paylaşim ve kıskançlık yoktu. Sevgide paylaşım vardı. Aşk birliğe ulaşmaydı. Aşkta kesret yoktu ki paylaşım ve bölünme sıkıntısı olsundu. Sevgisi aşka ulaşamayanlar, paylaşma derdine düşerdi. Sevgi pay edilebilirdi, ama aşk vahdet diliydi.
Kalbin birlik boyutu aşkta vardı ve birlik aşkla var olmuştu.
Erkek kalbi kâinatı, kadın kalbi iç alemi temsil etme vazifesini almıştı ve adına da aşk denmişti.
Paylaşim burada başlamıştı. Erkek tevhidi kâinat çapında temsili üstlenirken, kadın tevhidi temsilde aşkla kalpte kalmıştı. Erkek dış âlemdi, kadın iç âlem. Onun için aşk dendiğinde her dem iç âlemin temsilcisi kadın akıllara gelir olmuştu.
Sâre'nin duyguları aşktan ziyade sevgiydi. İbrahim'i istiyordu. Oysa aşk, kalbe düştüğünde cisim ötelenirdi. Biliyordum, bütün bu düşündüklerim düşüncenin gizemli dünyasında sırlar bulmaya çalışmaktan başka bir şey değildi.
Kendimi düşündüm. Ben bu aşkın ya da bu sevginin neresindeydim? Aşk, şimdilik bende Sâre'de başlayan kıskançlık yangınının, kalbime vuran alevlerin için için tutuşurken, ötelenmiş bir kalbin sabır iniltilerinde demleniyordu."