Babamın evi terk etmesinin ardından onu hatırlatacak kelimeler hafızamızın korkunç kuyusuna fırlatıldı ve her yanı pas tutmuş demir bir kapakla üzeri sonsuza dek örtüldü. Yetmedi, kapağın üzeri zehirli yılanlarla kaplandı. Sık kullandığı kimi eşyalar konağın kapısına gelen bir eskicinin el arabasına üst üste yığılarak yeni kaderlerine doğru yol aldı. Sanki babam hiç var olmamıştı, Canfeda Konağı'nda bizimle hiç yaşamamıştı, ona dair hiçbir hatıramız yoktu; söz babama geldiği anda bir boşluk kaplıyordu ortalığı. Babamızı kilitli hatıra defteri sayfalarına, toka ve aksesuar kutularına, el örgüsü kalemliklere, odalarda bulduğumuz kuytuluklara, annemizin göremeyeceği yerlere saklıyorduk. Babamın hatıralarını annemin gözünden sakınmak için suçlu çocuklara özgü telaşlara kapılıyorduk. Sabahları uyandığımızda annem, yüzümüzde geceden izi kalmış bir baba hayalini, rüyalardan yapışıp kalmış bir özlemi fark edecek diye ödümüz kopuyordu. Artık yalnız başına bırakılmış bir kadının acısını kavrayacak yaşlara gelmiştim, sürekli babamı düşünmek yerine annemin derdine ortak olmam gerektiğinin farkındaydım ama kulağıma durmadan her şeyin suçlusunun annem olduğunu fısıldayan sese engel olamıyordum. Zamanın ve ölümün bana öğrettiklerinden biri de bir yerden sonra suçluyla suçsuzu ayırt etmenin asla mümkün olmadığıdır.