Gösterişin, torpilin, kibrin ve sayamadığım binlerce putun kol gezdiği bu çağda; bir bakışın, bir duruşun, bir hayatın sadeliğine inanıyorum... (Dostoyevski)
-Ben başkayım
-Ben de başkayım. (Fatma'ydı bu)
-Doğru, hep başkayız. Ayak bastığımız her yer dünyanın merkezi oluyor. Her şey bizim çevremizde dönüyor...
O zaman gelsin zembil. Nedir? Öyle eski bir kelime ki şaşarsın. Akadçası taşımak, zanbil olarak Farsçaya geçmiş, bildiğin sepet aslında. Buyur o halde: Zembilli Ali Efendi' ye gelelim! Yirmi dört yıl şeyhülislamlık yapmış, acayip adam. Kişiliğinden taviz vermez, dik kafalı. Kısıtlı zamanına karşın ne yapar eder halkın sorularını cevaplarmış. Soru soranlar beyimizin iki katlı evinin önüne gider; efendi sepeti aşağı sarkıtıp soruları alır, yukarı çekip okuduktan sonra cevap yazıp sarkıtırmış aşağı. Gökten zembille inmek buradan geliyor.
Yüksek ayvaların serin köşesi
Kırıldı gönlümün zarif şişesi
Ve dahi olsaydın Mısır paşası
Çağımda gelmedin istemem seni
(Enver Gökçe aktarımı)
Derin derelerin serin köşesi
Kırıldı gönlümün billur şişesi
Duydum ki olmuşsun Mısır paşası
Vaktinde gelmedin şimdi neyleyim
(Ömer Sevinçgül aktarımı)
Hangisi daha güzel? Bence ilki...
Yaşlı Plunius MÖ 77'de şöyle yazmış:"Sokağa çıkmak için başkasının ayaklarını, etrafımıza bakmak için başkasının gözlerini, insanları selamlamak için başkasının hafızasını kullanıyoruz. Hayatta kalmak için birine muhtacız kendimize sakladığımız tek şey hazlarımız."