Ve sonrasında ilaçlar vardı. Konuşarak düzeltemediklerini kimyasallarla halletmeye çalıştılar. Beni kendim olmayan solgun, sahte bir çeşidim gibi hissettirmek dışında, hiçbir şeyi değiştirmedi. Çok fazla konuşuyor çok fazla uyuyordum ve kendimi diğer insanlardan, hatta kendimden bir kaç saniye geride hissediyordum, sanki olaylara katılmak yerine yalnızca izliyordum, bir tiyatro oyunu izlemek gibi ama aynı zamanda hakkında konuşmak zorunda olduğum bir oyun.
Öldüğünüzde dünya mükemmel bir yer. Hiçbir problem yok, ne acı, ne üzüntü, ne mide bulantısı, ne hastalık, ne rahatsızlık; Ya da hayal kırıklığı, utanç, hüzün, ihanet, sıkıntı.
Hiçbir şey yok. Hiçbir şey kazanılmış ya da kaybedilmiş değil. Hiçbir şey ziyan olmamış ya da hiçbir şey istenmiyor. Söylenecek bir şey ya da söylenmemiş bir şey yok. Hiçbir şey anımsanmıyor, hatırda kalmıyor ya da hatırlatılmıyor.
Belki de cennet budur.
Mükemmel bir hiçlik.
Bir kaya olarak doğmalıydım ya da kutuplarda bir buzul. Yerin metrelerce altında asla rahatsız edilmeyecek bir kömür parçası.
Ya da asla keşfedilmeyecek uzak bir gezegende bir molekül. Uzayda donmuş, izole, yalnız, varlığından kimsenin haberi olmayan, var olma ihtimalinin bile bilinmediği bir şey. Bu şekilde doğmalıydım ya da hiç doğmamalıydım. Bunu anneme nasıl anlatabilirim?
Doğum günlerinden nefret ediyorum. Tatillerden nefret ediyorum. Takvimlerden nefret ediyorum, hem bir daire hem de düz bir çizgi, bir tekerlek ve bir ok, öğütücü gibi kendi etrafında dönen, aynı zamanda ileri fırlayan, her döngü, her yıldönümü, başarısızlıklarımı hatırlatan her gün, kayıp planlarım, gerçekleştiremediğim hedeflerim ve isteklerim...
Görünürde her zaman gülümsüyor olsam da içeride çaresiz bir mücadeleyle debeleniyordum, bir ipte yürüyordum, ter içindeydim, onları eğlendirdikçe felaket ihtimali her an yaklaşıyordu.