İnsanların çevreci kaygılarının bir yer duygusuyla bütünleşmesi halinde,
yaşadıkları komünite, çalıştıkları ortam, eğlence ve dinlencelerini
gerçekleştirdikleri yerlerin kalitesi konusundaki duyarlılıkları artar. Çevreyi
bir yer olarak kavramsallaştırdığımızda, ona bir anlam ve kimlik yüklemeye
başladığımızda yerellik ve yerele bağlılıklar ön plana çıkar. Genel
olarak güdüsünü yerel aidiyetlerden alan hareketlere adanmışlık daha
yoğun olmakta, bunların sonuca varması için yapılan fedakarlıklar genel
olarak dünyanın ekolojik dengesinin bozulmaması için yapılan fedakarlıklardan
daha yüksek olmaktadır. Yerellikler çevreci hareketlerin aktif bir
öznesi haline gelebilmek potansiyelini taşımaktadır.
Çevre hakkının insan merkezli olarak tanımlanmasına ve çevre konularının
ele alınmasında katılımcı pratikler öngörülmesine karşın, bu düşüncenin
temelindeki insan anlayışının oldukça dar kaldığı söylenebilir.
Buradaki insan tüm yönleriyle kavranan bir insan olmaktan çok fizyolojisiyle
soyutlanan bir insandır. Biyosferde yer alan biyo-kimyasal dönüşümlere
dayanan yaşam destek sistemlerinden etkilenir, hayatta kalması için bu
sistemlerin sağladığı hava, su, besinler, değişik mineraller ve değişik enerji
türlerine gereksinmesi vardır. Çevre sorunlarından anlaşılan da biyosferin
dengesinin bozulması ve yaşam destek sistemlerinin yaşam için gerekli
girdileri vermekte zorlanmaya başlamasıdır. Çözümden anlaşılan da bu
dengelerin yeniden kurulmasıdır. Tabii çevre hareketinde insan modelinin
bu kadar daraltılması eleştiri konusu olabilir. Bunun farkındayım. Bu basitleştirmeyi insanın ortaya çıkan sonuçlar üzerinde düşünerek önlemler geliştirme, dolayısıyla bir çevre ahlakı kurarak uzun vadeli varlığını koruma
potansiyeline sahip olma özelliğiyle tamamlamak gerekir. Eğer bu tamamlama
yapılmazsa bir çevre hareketinin varlığından da söz edemeyiz. Ama bu tamamlama çevre hareketinin gerçekleştirmeye yöneldiği çözümlerin esas yöneliminin insan fizyolojisiyle sınırlanmış olmasında bir değişiklik
yaratmaz. Genişletmeyi başka yönlerde yapmamız gerekir. Çevrecilerin
insan modelinde yaratılacak değişikliklerin çevre hareketinin içeriğinin zenginleşmesi açısından çok önemli sonuçları olacaktır.
"Hakların normatif bir yönü vardır. Bir hakkın bir toplum tarafından benimsenmesi hem haktan yararlanmak isteyene, hem de toplumdaki
diğer kişilere bazı sorumluluklar getirmektedir. Hakların gerçekleşebilmesi bu sorumlulukların yerine getirilmesine bağlıdır. Bu durumda da her hak arayışının aynı zamanda da bir sorumluluk talebi olduğunu hiç akıldan
çıkarmamak gerekir."
“…Temsili demokrasi kavramı tek başına yetersiz kalıyor. Onun mutlaka çoğulcu, katılımcı demokrasi pratikleriyle desteklenmesi, pekiştirilmesi gerekiyor. Pasif, yarı zamanlı yurttaş anlayışı yerini aktif ve tam zamanlı yurttaşa bırakıyor. Yönetim anlayışının yerini yönetişim anlayışı almaya başlıyor. Bu ise iktidar anlayışının değiştiğinin bir göstergesi olarak
ortaya çıkıyor. İktidar artık bir partinin görüşünün emrivakilere dayanarak, zorlayarak uygulanması anlamını taşımıyor. İktidarın gücü toplumda yaratmayı başardığı oydaşmaların sayısıyla ölçülüyor.”