İçimde öfke var mıydı? Bilmiyorum, belki de vardı, kim bilir? Benim garip bir huyum vardır, belki taa ilk çocukluk yıllarımdan bu yana bu huyum hiç değişmemiştir: Biri bana kötülük etti mi, bu kötülüğü artık son dereceye vardırdı mı, sabrımı taşıracak bir derecede bana hakaret etti mi, hemen içimde dayanılmaz biçimde, hedef olduğum bu hakarete pasif olarak boyun eğmek, hatta hakareti yapmış olanın isteklerini daha önce davranarak gerçekleştirmek isterim. “Alın işte, beni küçük düşürdünüz ya, şimdi ben kendimi alçaltayım da görün marifetinizi, zevkle seyredin!” diyecekmişim gibi. Tuşar beni döver, böylelikle bir senatör oğlu değil de bir uşak olduğumu göstermek isterdi; ben daha o zaman uşak rolünü hemen benimsemiştim. Yalnız giyinmesine yardım ederek ona hizmet etmekle kalmıyor, fırçayı kendiliğimden kapıyor, onun ricasını ya da emrini beklemeden üzerindeki son toz parçacıklarını bu fırçayla almaya çalışıyordum. Üstelik bazen, tamamen uşakça aşırı bir hizmet etme eğilimine kapılarak, elimde fırça, frakının üzerinden son toz tanesini almak için ardından koştuğum olurdu. O kadar ki, artık bazen kendisi beni durdurur, “Yeter, yeter Arkadiy, yeter artık, oldu,” diyordu.