Martin bir arptı; bildiği tüm hayat ve bilinci o arpın telleriydi ve müzik bir sel gibi tellerin üzerine dökülüp onları anılar ve düşlerle titreştiren bir rüzgârdı. Martin sadece hissetmiyordu. Algılar ve duygular biçim, renk ve parlaklıkla donanıyor, hayal gücünün yettiği kadarıyla yücelmiş ve sihirli bir biçimde ete kemiğe bürünüp somutlaşıyordu. Geçmiş, şimdiki zaman ve gelecek iç içe geçiyordu; Martin, coşkulu serüvenlere atılarak, kızı asilce, kahramanca davranışlarıyla yücelterek ve onunla birlikte, onu elde ederek, onu kollarıyla sarıp zihninin hükümranlıklarında uçururcasına gezdirerek bu geniş ve sıcacık dünyanın dört bir yanında salınıp dalgalandı.
Ne zaman tempoyu yakalayıp hareket ederek müziğe uyum sağlayan hayal gücü uçuşa geçse, ritim ve melodiler kendisine hiçbir anlam ifade etmeyen bir ses karmaşası içinde yitip gidiyor ve havalanan hayal gücünü eylemsiz bir ağırlık gibi gerisin geriye yere indiriyordu.
Gördüğü manzaralar, yeşil yapraklardan, ormanların içindeki açıklık alanlardan ibaretti ve yanıp sönen ışıkların arasında yumuşak bir aydınlıkla parlıyorlardı. Uzaklarda, belli belirsiz, mor bir sis ayrıntıları örtüp bulanıklaştırıyordu fakat bu mor sisin ardında bilinmeyenin çekiciliği, maceranın cazibesi olduğunun farkındaydı. Bu onun için şarap gibi bir şeydi. Burada macera, kafayı ve elleri kullanarak yapılacak işler, fethedilecek bir dünya vardı.
Martin, fantezi dünyasının kuytularına saklanmış rüyalarının ağır adımlarla ortaya çıkıp gerçeğe dönüşmesine tanık olan bir adamın yaşadığı o nadir mutluluk hissini tadıyordu.