Olmakta olan her ne varsa, oluşa-gelen şu yaşamın irili-ufaklı ne kadar
görünüşü varsa, varlığa geliş, devinim ve çözülüş oyununun ne kadar oyuncusu varsa, bunlardan ne fazla ne de eksik olan bir Doğa/Tanrı’yı, bütün bu içkinlik düzlemini anlamaktan doğan bir sevgiden söz ediyoruz.
Çoğu zaman karşılaşmalarımızdan türeyen etkilerle edilginleşmiş ve dolayısıyla, kederli duygulanışların insafında sürüklenen sonlu ve zayıf varlıklar olduğumuzdan, var-kalma çabasının peşinde eyleme gücünü artırmış bir varlıkla karşılaştığımızda ona karşı ilk duygumuzun haset olması şaşırtmamalıdır.
İnsanların milyonlarca yıllık evriminin zorunlu olarak daha iyiye doğru bir gelişme olmadığını bilmek, kızarmış ekmek kokusu alınca masum bir coşku
duymamıza engel değil.
...Oysa dikkatlice düşünürsek, hayatin bizler
tarafından keşfedilmeyi bekleyen saklı bir hedefinin
olmayışı, o hayatı deneyimleyen bizlerin büsbütün bir
anlamsızlık ya da boşluk duygusuna mecbur kalacağı
anlamına gelmez. Evrenin bütünüyle kendi kendini organize
eden, tümüyle gelip geçici varoluş deneyimlerinden
oluştuğunu fark ederek, varlıkların sürekli olarak sahnede
görünüp kaybolduğu bu eşsiz kumpanyada rolümüz kadar
yer almanın getireceği sevinci yakalayabilir, dahası, tam
da bu sürgit akış içinde bir görünüp bir kaybolan figürlerden
biri olarak, o muazzam kozmik tabloda nasıl bir
hareketli estetik imaj oluşturduğumuzu kavrayabiliriz.