24 Nisan 1905
Bu dünyada iki zaman var. Biri mekanik zaman, diğeri bedenin zamanı… Birincisi bir sağa, bir sola, bir sağa, bir sola sallanan kocaman bir demir sarkaç kadar katı ve metalik. İkincisiyse körfezde balık misali kıvrılıp bükülüyor. İlki aman vermez, boyun eğmez ve mukadder. İkincisiyse kararlarını ilerledikçe alıyor.
Pek çok kişi mekanik zamanın var olmadığı kanaatinde. Ne Kramgasse’deki devasa saatin önünden geçerken saati görüyor ne de Postane’den paket yollar ya da Gül Bahçeleri’nde gezinirken çanını duyuyorlar. Kol saati takıyorlar takmasına ya, ya sırf süs amacıyla ya da saati hediye edene ayıp etmemek için takıyorlar. Böylelerinin evlerinde saat yok: Saat yerine kalp atışlarını dinliyor, ruh hallerinin ve arzularının ritimlerine kulak veriyorlar. Acıkınca yiyor, uykularından ne zaman uyanırlarsa işlerine o zaman gidiyor, günün her saati sevişiyorlar. Mekanik zaman fikrine gülüyor bu tipler. Zamanın düzensiz ilerlediğini biliyorlar. Zamanın, kaza geçirmiş bir çocuk alelacele hastaneye yetiştirilirken ya da kavgalı komşunun bakışları altındayken sırtındaki yükle güç bela ilerlediğini biliyorlar. Ve ayrıca, arkadaşlarla neşeli bir yemekteyken ya da övgü alırken veya sevgilinin kollarındayken birdenbire fırlayıp görüş alanından kaçıverdiğini de biliyorlar.”