Doğğru düşünseydi elimizle sıkı sıkıya tutamadığımız hiçbir şeyin bizim olmadığını bilmesi gerekirdi. Aslında hiçbir şeyi sıkı sıkıya tutamadığımızı da. Sonra Tanrı'nın bu büyük evini herkes içinde kendine bir yer bulsun ve mutlu bir yaşam sürsün diye verdiğini de görebilirdi. Bu evin yeterince büyük olduğunu; herkesin payına bir lekecik de olsa güneş ışığı, bir tutam mutluluk düşeceğini; herkes için hiç yoksa küçük bir palmiye gövdesi ve tabii ayaklarını basabileceği bir yer olduğunu görebilirdi.
Tanrı nasıl olur da çocuklarından birini unutur?
Bizim dilimizde "Lau", 'benim' demektir ama aynı zamanda da 'senin' demektir. Oysa Papalagi'nin dilinde bu senin ve benim gibi aynı anlama gelen tek bir söz bile yoktur. Benim olan yalnızca ve tek başına bana aittir. Senin olan ise yalnızca ve tek başına sana. Onun için Papalagi, kulübesinin çevresindeki her şeye "benim" der. Bunlar üstünde onun dışında kimsenin hakkı yoktur. Bir Papalagi'nin yanında bir şey görsen diyelim ki bir meyve, bir ağaç, su, orman ya da bir yığıncık toprak. Hemen orada biri biter ve "Benim onlar!" der. "Benim olana dokunmayacaksın sakın!" Ama diyelim ki yine de dokundun hemen bağırmaya başlar sana hırsız der.