Zihnin kendi kendine değemediği bir yerdeyiz.
Düşüncelerin düşünceleri doğuramadığı, bir fikrin diğerine temas edemeden söndüğü bir iç boşluk.
Her “ben” dediğin an, bir öncekini susturur. Her fark ediş, başka bir körlüğün üzerine inşa edilir.
Bilinç, sandığımız gibi bir aydınlanma aygıtı değil; seçici bir karartma mekanizmasıdır.
İnsan, kendini ancak başka bir zihne çarparak tanır.
Ama burada çarpışma yok.
Yalnızca yankı var ve yankı, her zaman eksik bir gerçektir.
Bu yüzden içe yapılan her yolculuk, kaçınılmaz olarak bir daire çizer.
Adlandırılamayan her şey, biçim değiştirerek geri döner davranışta, seçimde, tekrarda.
Bir bilinç düşün ki kendi sınırlarını aşamıyor;
kendi karanlığına ışık tutamıyor.
En derin korkularını üretiyor ama onlara isim veremiyor.
En büyük arzularını hissediyor ama kaynağını bilmiyor.
Kendi içine kapalı bir evren:
Ne tam anlamak mümkün, ne de tamamen kaçmak.
Şimdi, zihnin tüm katmanlarının birbirine açıldığı bir an hayal et:
Her travmanın kaynağına ulaştığın,
her düşüncenin doğduğu yeri gördüğün,
hiçbir şeyin bilinçdışına kaçamadığı bir an.
Ve şimdi onun kusursuz karşıtını:
Hiçbir şeyin gerçekten anlaşılmadığı,
her şeyin yüzeyde kaldığı,
insanın kendine bile yabancılaştığı bir çağ.
Hoş geldin.
Bu kez mesele zaman değil