Hayatı boyunca hep yanlış yapıp sonra da ıstırap duymuş biri olarak, doğruyu aramak mühimdi benim için. Herkesin kendine göre nedenler uğruna endişelenmeye hakkı vardı. Ben kendiminkiler için endişelenecektim, Hülya kendininkiler için.
Hülya'nın tarihin yazdığı en sıkı hümanistlerden olduğu söylenemezdi. Ben de değildim. Ama aramızda minik bir fark vardı. O yaptıklarından dolayı acı çekmek üzere dizayn edilmemişti. Bense neredeyse sadece bu amaca hizmet için yaratılmıştım.
Televizyonda söylüyorlardı geçen, kara delikler yakınlarındaki yıldızlardan kopan parçaları yutarak büyüyormuş. Tıpkı insanlar gibi. İnsanlar da içlerinin karanlığını, ruhunu emdikleri başka insanların aydınlığıyla besliyor. Anlasana, herkes birbirinin katili. Ama sorsan, herkes Çobanyıldızı, herkes incitildi, herkes aldatıldı. Peki o zaman inciten kim, kim kırdı bunca insanı? Şunu kafana sok artık, kötülük bu türün hamurunda var.
Ne var ki insan ölürken en çok hayallere geç kalıyordu. Vakit daralınca bütün kolaylar zorlaşıyor, mümkünler imkansızlaşıyordu. Böyle düşündükçe büsbütün gönül koyuyordum kendime. Ruhun büyük mesafeler kat etmesine vesile olacak ufacık adımları atmayı akıl edebilmek için, ille de ölmek üzere olmak mı gerekiyordu?