“Bak,” diyordum, “Güney İtalya’da da aynısı var. Şarabın, ekmeğin, peynirin başında mutlular. Bizde de böyle tembellik üzerinden bir yeni sosyalist anlatı kurulabilirdi. Bu daha gerçekçi olabilirdi. Tüketiciyi bilinçlendireceğiz, üreticiyi değil.”
Türkiye’de neden olmayacağını anlattın. Sana göre bizim memlekette böyle bir aylak huzurun coğrafi ve kültürel şartları yoktu. Bizim Orta Doğu’da ne öyle yan gelip yatacak bir güvenlik duygumuz ne gelenle yetinecek nüfusumuz vardı.
Emperyal ukdelerimiz ve hayattan tat almayı bilmeyen şark mazoşizmimiz şöyle dursun bizim din kavrayışımızda böyle bir gebeşliğe cevaz verecek bir Tanrı da yoktu. Yani bizim huzurumuz biz doğarken alınmıştı. “Bizim bebeler o yüzden çok ağlarlar, nereye düştük diye dehşete kapılırlar,” deyip güldün.
İnsan sevindiği günleri de sevinçlerini de iyi bilmeli. Sonra bazı günler başlamayı bile unutuyoruz. Sırtımızda sevmekten öte ya da sevgiye düşman ne varsa inmeli.
Ama yok, ille de büyük hedefler diyorsan sakin ol. Roma bir günde kurulmadı. Sen, hedeflerini maddelerle sıralarken makûs kaderin satır aralarına kendi imzasını çoktan atmış bulunuyor.
Doğduğum günden bugüne kadar hayat ne kadar çok değişti. Dünyada, ülkede, toplumumuzda her şey o kadar hızlı bir şekilde değişiyor ki bırak oğluma anlatmayı birçoğunu kendim dahi anlayamıyorum. Daha ben bu hayata kendimi adapte edemezken oğluma neyi nasıl anlatacağım?