Gözlerim gökyüzünde parlayan Şimal Yıldızı' na takılmıştı. Denizciler gibi ona bakıp bulabilir miydim yönümü ben de? Denizciler nereye gideceklerini bilirlerdi hep. Karıncalar gibi. Ben bilmiyordum. Denizciler tahmin işinde de iyiydi. Bense habire şapa oturuyordum.
Öte yandan hiç de öyle ellerini boğazıma dolayacakmış gibi durmuyordu. Hoş, kim duruyordu ki... Millet yirmi yıllık karısını, doğurduğu evladını, hatta tutup kendini öldürüyordu. Böyle yazıları dışarıdan okumak zordu.
İnsan denen mahluk, üst katta birinin eti çürürken, alt katta saçını kurutup, çamaşır yıkayıp, televizyon izleyebiliyordu. İçinde ağılı bir suçluluk dikenleniyordu, evet, ama yine de hepsini yapmayı beceriyordu.
Ruhu kanatan bazı sesler bir kulaktan girince, öbüründen hızla def ediliyordu. Kendimden biliyordum. İnsan en kötü şeyleri hep kendinden bilir.
Yosun kokusunu içime çekerken, dünyanın aklımın alabileceğinden çok ama çok daha güzel olduğunu düşündüm. Belki de aklım almadığından onun pervasız güzelliği ne dokunmayı beceremiyor, beceriksizliğimi örtbas etmek için de kendimce güzelliği küçümseyip anlamı yüceltmeye çabalıyordum. Kaybeden elbet yine ben oluyordum. Uzaktan bakınca, renklerden, lekelerden ve ışıktan ibaretti kainat. Anlam denen yük, yaklaştıkça ağırlaşıyordu. Bense ne uzaktan bakmanın ferah fahur saadetini, ne de yeterince yaklaşmanın semih fera setini yaşayabiliyordum. Nerede duracağımı da, nereye bakacaığımı da bilmiyordum. Buydu işte kadim trajedim, belki esas ıstırabı da bu yüzden duyuyordum.