Gerçi hayat bana öğretmişti; kul kurar, felek gülerdi. Her ilmeğini planlayarak ördüğünüzü sandığınız atkı, gün gelir boynunuza dolanıverirdi. Ölüm diye bir şey vardı çünkü. O varken yarın ne demekti, planlar neye yarardı!
Dünya dört buçuk milyar yaşında. Sen giderken o dönüyordu yani. Bazen bazı acayiplikler sırf bizim başımıza geldi sanıyoruz ya, öyle değil. Dünya alışkın. Bizim hayretle anlamaya çalıştıklarımızı o ezberden okuyor. İyiliğimize, kötülüğümüze, mucize dediklerimize, hepsine şerbetli. Bak, rüzgarın müzevirliği bile yeni değil, bunu hep yapıyor. Binlerce, belki milyarlarca yıldan beri.
Kalbim hiç kimseye çarpmadı diyemem. Çarpmak, kanadı yolunmuş kuşlar gibi her şeye rağmen çırpınmak istediği oldu. Biri beni sevsin, sarsın, öyle sıkı sarsın ki hem de, kırılan parçaları kırıldıkları yerden kaynatsın diye heveslendiği de. Fakat bu muradı ve muradın boynu bükük kalacağını hissedince, tutup kuşun boynunu ellerimle kopardım. Paramparça olup oramı buramı kesecek ümitlerle zehirlenmektense, bütün güzel ihtimalleri ölü doğurmakta karar kıldım.
Yaşamak, düşmekle kalkmak arasında geçirdiğiniz korkulu, ümitli, telaşlı zamanın adı. Düşüp düşüp kalkma sanatı. Ben maalesef pek başarılı olamadım. Çünkü kalkabilmek için, düşerken aldığınız yaraları iyileştirmeyi bilmeniz gerekiyor. Oysa ben her gece ağrıyla uyudum, her sabah sancıyla uyandım.