Acımak’ı bitirdiğimde içimde kalan duygu bir şaşkınlık değil, derin bir kırgınlıktı. Çünkü Reşat Nuri bu romanda kötülüğü değil, iyiliği yaralıyor. Zehra’nın babasını ilk başta neredeyse affedilemez bir yerde konumlandırmamız boşuna değil; biz de Zehra gibi bakıyoruz, Zehra gibi yargılıyoruz. Bir insan ancak çok büyük bir kötülük yapmışsa bu kadar nefret edilebilir sanıyoruz.
Sonra bir günlük çıkıyor karşımıza. Ve her şey yerinden oynuyor. Meğer ortada bir zalim değil, sessizliği ahlak sanmış bir baba varmış. İyi olmayı seçmiş ama bu iyiliği anlatmamış, savunmamış, görünür kılmamış. En acısı da şu: Bu suskunluğun bedelini çocukları ödemiş.
Roman bana şunu düşündürdü: İyilik, anlaşılmadığında insanı yüceltmiyor; yalnızlaştırıyor. Hatta bazen kötülük gibi algılanıyor. Mürşit Efendi iyi biri ama adil değil. Çünkü susarak kızlarının gerçeği bilme hakkını ellerinden alıyor. Zehra’nın sertliği de belki buradan geliyor; sevgi görmeyen bir çocuğun savunma duvarı gibi.
Kitap bittiğinde insan şunu fark ediyor: Bazı gerçekler geç öğrenildiğinde teselli olmuyor. Zehra babasını tanıyor ama artık geç. İşte Acımak’ın acısı burada. İyilik var, ama zamanında görülmemiş. Sevgi var, ama gösterilmemiş.
Belki de bu yüzden bu roman insanı bu kadar sarsıyor. Çünkü hepimiz bir yerlerde ya yanlış anlaşılmış bir iyiliğiz ya da geç kalmış bir pişmanlık