Çevresinde koşup eğlenenler, top oynayanlar, cilveleşen âşıklar, yiyip içenler, şarkılar söyleyenler, çanta gramofon çalanlar, güzel havanın tadını çıkararak güneşlenenler, uyuyanlar, suda taş sektirenler. Savaşı, ölülerini bu kadar çabuk unutmuş olabilirler miydi gerçekten? Bunu vefasızlık ve ihanet olarak değerlendirebilirdi ama fazla kurcalamadı. Çimlere uzanıp tıkındıktan sonra tersine, bu yaşama sevincinin iyimserlik ve umut aşıladığını düşündü. Artık kendini içlerinden biri gibi hissediyordu, mutlu olduğu bile söylenebilirdi.
Bazı zamanlarsa umutsuzluk içinde pazarlığa razı oluyordu: bir yıllığına, hatta beş ya da on yıllığına burada kalabilirdi, yeter ki günün birinde eve döneceğini bilsin, elinde bekleyeceği somut bir şey olsun, günleri, haftaları, ayları hesaplamak ve saymak için bir nedeni olsun.
Artık nereye giderse gitsin inadına kırmızı ışıkta geçiyor, çöp kutularını dağıtıyor, parkta özenle dikilmiş çiçekleri eziyor ve olabildiğince çok yasağı delmeye gayret ediyordu. Buranın kuralları ve yasaları onu bağlamıyordu, buraya ait değildi, yabancı ve düşman olduğu için içgüdüsel bir isyan duyuyordu. Trafiğin keşmekeşinde itip kakıldığında -elbette çok kez başına gelmişti- o da sinsi sinsi itekleyerek karşılık veriyor, yumrukluyor ya da o an fırsat bulamadıysa öcünü alıp sakinleşene kadar faili inatla takip ediyordu. Neye dokunsa zarar veriyor, yıkıyor, kırıyor, ufalıyordu: Kuytu bir telefon kulübesi görürse girip telefonu kırıyor, ortalığı kirletmek için kapıların önündeki çöpleri deviriyor, aranlık basınca camları taşlıyor, sokak lambalarını patlatıyordu.
Kendini acımayacaktı. Ateşler içinde yanarken, bulutlu kafayla bile bunu gayet iyi bellemişti. Mağduriyet duygusuna tutunarak hiçbir yere varamazdı, çünkü kendinden başka acıyanı yoktu. Bunun ancak zararı dokunurdu.