Senin inandığın kaza ve kader diyor ki:
Her olan iş, her işin yapıcısı, vurulan her tokat, yenen her lokma, yağmalanan her servet, bireyin tüm yaptığı, halkların çektiği her zulüm; yani herşey ben ve senden önce yazılmış ve değişmezdir. Öyleyse cani cinayet işlememezlik edemez! Maktul, kurban edilmeye karşı çıkamaz! Temiz olan kimse, günah işleyemez! Yani, olmuş ve olacak herşey, ne senin ne de benim elimde ve irademizdedir. Öyleyse ne cani suçludur, ne yoksullukla cinayeti kabullenmek kusurdur. Ne yağmalayan suçlu, ne de yağmalanan mazlum! Bir katliamda ne kan emenler suçlu, ne de kanı dökülenler haklı! Herşey cebrî (determine), kesin ve değişmez. Ne senin iraden, ne benim iradem, ne senin ve ne de benim sorumluluğum, ne cani olmayı ne de kurban olmayı seçme yetisini bize verir. Zalim ya da mazlum olmak yazgısı önceden sabittir. Ve biz önümüzdekini icra etme memuruyuz; önceden yazılanı icra etmek ve görmek zorundayız. Ben İnsanî sorumluluğun gömülü olduğu bu cebrî çerçeveden kendimi kurtardım. Veya inançsızlık, başıboşluk ve nihilizmin peşinden gittim. Herkesin yaptığı herşeyi Allah istemiş ve Allah yapmış diyorsun. Eğer İlâhî cebir doğruysa ahlâkî ve hukukî kurallar anlamsızdır. Eğer her şey cebirse herkes hiçtir!
Hamd ve sena - alçak ve zorba efendilere, patronlara ve rablere değil- Rahman ve Rahim olan Rabb'e özgüdür. Melik ve Mâlik, tam manasıyla O'dur.
Biz sadece ve sadece O'nun karşısında kulluk için baş eğeriz ve sadece ve sadece O'ndan yardım dileriz. O da değersiz yardımlar, bencilce ve alçakça istekler için değil, bilakis hidayet bulmak amacıyla doğru ve hak yolda ilahi nimetlere mazhar olmuş halis insanların yoluna gitmek için; kirli kötü düşüncelilerin ve beyinsiz sapıkların yoluna değil...