"Öyle bir hale gelmişiz ki, gerçek “canlı” hayat” bize adeta iş, bir ödev gibi görünüyor, onu kitaptan öğrenmeyi yeğliyoruz."
Bir insan aslında başlıbaşına pesimistlik abidesi olan, başlığıyla da bunu vaat eden bir kitabı neden okumak ister? Ama okuyoruz işte.
Açıkçası ana karakterin karmaşık duygularına ayak uydurmak biraz zaman istiyor. Bu yüzden de kitabın ilk bölümü yavaş ilerliyor.
İkinci bölümde ise, ismini bilmediğimiz ana karekterin hikayesini dinlemekten bir adım öteye gitmeye ve okuduklarımızı kendi iç dünyamızla kıyaslamaya davet ediyor bu eser.
Ana karakterin “Yeraltı” diye bahsettiği yer aslında insanin en derinlerinde, en mahreminde bulunan, kendinden bile saklamak istediği en çelişkili duyguları olduğunu anlıyoruz.
İnsanin benliğine dair, hayatının gölgesi olan iç çatışmalarına şahit oluyoruz.
Kendini beğenmekle, kendinden nefret etmek arasındaki incecik çizgi üzerinde yürüme şansı veriyor Dostoyevski’nin bu eseri.
Garipsediğimiz, kendimizden sakladığımız takıntılar ve duyguların vücuda bürünmüş halinin öyküsünü okuyoruz.
Velhasıl hepimizin içinde az da olsa bir “Yeraltı insanı” olduğunu hatırlıyoruz.