Engels’in eski çağ filozoflarının duruşunu sorgulaması ve Seneca için yaptığı tespit ve değerlendirmeler günümüz aydının da duruşunu açıklar mahiyettedir. “Filozoflar ya sadece para kazanan okul müdürüydüler ya da eğlence düşkünü zenginlerin yanında şaklabanlık eden kimseler. Hatta bazıları köleydi. Bunların rahat koşullar altında ne hale geldiklerinin bir örneği de Seneca’dır. Bu stoacı, nefsi köreltme ve erdem vaizi kişi, Neron’un has entrikasıydı. Zaten o yere de ancak uşaklık etme sayesinde gelebilirdi; kendisi Neron’dan para, mal, mülk, bahçe ve saray biçiminde armağanlar almanın yolunu bulmuştu, yoksullara İncil’deki Lazaros’u vaaz ederken o kıssadaki zengin adam kendisiydi. Ta ki Neron kendisine kancayı takınca, felsefenin kendisine yettiğini söyleyerek, imparatordan bütün armağanlarını geri almasını istedi.”
Che, “Devrimci, başkasının yüzüne vurulan tokadın acısını kendi yüzünde hissedendir.” der. Edeb hissiyatla başlar. Hissiz, duygusuz, empatisiz bir edebten söz edilebilir mi?
Şengal’de Kürt çocukları öldürülüp, kadınları köle pazarlarında satılırken tutum alışta “Amerikan emperyalizminin” bile gerisine düşen, Kuzey Kürdistan’da Kürt kentleri kuşatmaya alınıp bütün bir halk katliamla yüz yüze kalırken, uzaklara ait bir film seyreder gibi seyreden, çoğunluğu yarım ağızla bir açıklama yapmakla yetinen Marksist solun bir edeb sorunu yok mu?
Marksizm’in soyut tepelerinden güncel yaşama inmeyen, tarihte kalmış sorunlara kafa yoran, ama günceli hep ıskalayan, iki yüz yıl öncesinin Paris Komünü’yle ilgili kıyametler koparan ama yanı başında Rojava komünleri saldırı altındayken bütün dünya ayağa kalktıktan sonra fiili katılan bir kaç hareket dışında çoğunluğu cılız bir kınama mesajıyla yetinen Marksist solun bir edeb sorunu yok mu?