Ben kendi maceralarımı yaşarken, o karmakarışık on gün içinde tam doksan iki kişi öldürülmüştü; kanlı bir kuyu gibi beni içine çeken bu haberleri okuyup cinayet zamanlarını dosyalara kaydettikçe, benim bir sevişmemin bir kadının boğulmasına, yediğim neşeli bir yemeğin bir adamın bıçaklanmasına, bir akşam çayını salonumda kederle içmemin güneydoğuda birinin sokak ortasında kafasından vurulmasına denk geldiğini fark edip anlaşılmaz bir vicdan azabına, sanki ben bunları yaşamasam bu insanlar ölmeyecekmiş gibi, saçma olduğunu bilmeme rağmen etkisinden kurtulamadığım bir duyguya kapılıyordum. İşin garibi benim için çok daha önemli olan kendi yaşadıklarım bu cinayetleri önemsizleştirecek yerde, bu cinayetler benim yaşadıklarımı anlamsızlaştırıyordu, ölüm, bir yabancının ölümü de olsa, hayata galip geliyordu.
Bana da küçük bir çocukmuşum gibi davranıyordu; ama insan ruhunun tuhaflıklarının sınırı yok, böyle davranmasından hoşlanmıştım. Ona teslim olmaya hazırdım...